Salı, Haziran 23, 2009

Özgürlük dersini kim kimden almalı?

“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: - Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: - Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine'dir.”
Ece Ayhan – Meçhul Öğrenci Anıtı

İranlıların Frenk dünyasının ceberrut hocalarından özgürlük ve temsili demokrasi dersi almaya ihtyaçları yok. Bu mücadelenin zaten uzun zamandır içindeler. İran'dan özgürlük mücadelesi dersi alması gereken asıl Batı'dır. İran'ın adilane bir seçimle görevlendirilmiş hükümetini deviren 1953 darbesini organize eden de Washington'du. Ortadoğu'nun bu köklü ülkesinden demokrasiyi söküp atan, başbakan Muhammed Musaddık'ın ömür boyu ev hapsinde kalmasına yol açan, şahı yerleştiren Batı'ydı. İran'a şahı ve onun baskıcı rejimini, gizli polisini, ilkel rejimini getiren Batı'ydı. Bataklığa gömülmeden önce İran'da bir demokrasi vardı.


Ortadoğu'daki sorun bozuşmuş ve çökmüş bir İslam fundamentalizmi değildir, Ortadoğu'daki sorun dejenere olmuş Hristiyan uygarlığıdır. İşgalci Batı, Ortadoğu'ya aydınlık, özgürlük ve demokrasi getirmemiştir, Batı, Amerikan ordusunun demir yumruğuyla petrol ve silah şirketlerinin çıkarlarını savunmuş, Irak'ta, Afganistan'da, tüm Doğu'da bu şirketleri besleyecek kadar çok karışıklığın doğması ve sürdürülmesine ön ayak olmuştur. Batı, Lübnan, Gazze ve Filistin'de korkunç savaş suçları işleyen İsrail hükümetlerini savunmuş, Irak, Afganistan, Körfez ülkeleri ve Türkiye'de bir askeri üsler ağı kurmuş, bu ağı Özbekistan, Pakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Mısır, Cezayir ve Yemen'deki askeri operasyonlarında ve kanlı ya da kansız darbe organizasyonlarında ya da turuncu devrim etkinliklerinde (!) kullanmıştır. Bu kan emicilik yakın zamanda bitecek gibi de görünmemektedir.


Ortadoğu'da en büyük problem Hristiyan uygarlığıdır. Usame Bin Ladin'i, Hümeyni'yi, Ahmedinejad'ı, Taliban'ı yaratan, soğuk savaş dönemindeki yeşil kuşak yaratma sevdasından tutun da daha başka bin bir girişimle, ayak oyunlarıyla kaosu durmadan körükleyen bu hastalıklı uygarlık, tu kaka diye kötülediği, günah keçisi ilan ettiği her dikta rejiminde kendi canavar suratını görmelidir, Ortadoğu'daki yangın uygarlığın (!) aynasıdır. Medeniyetin riyakarlığı artık kendisinden başka kimseyi aldatamaz hale geldiğinde, emperyal ve ekonomik çöküşü hızlanacak.


Günümüz İran'ının tarihi tiranlıkla savaşan bir halkın tarihidir. Bu tiranlar daima yabancı güçlerce hazırlanmış ve pompalanmıştır. Bu süreç, yine halkın o dönem için son derece doğal olan isyanının söz konusu bu güçlerce kullanılıp yönlendirildiği 1979 İslam devrimi ile iyice trajik bir döngü halini almıştır. Son 200 yılı kapsayan talanın ve darbeler, devrimler silsilesinin öncüleri Rusya ve Britanya olmuştu, 1953 darbesiyle başrolü ABD kaptı. Bu darbeyle İngiliz ve Amerikan gizli servisleri bugünkü Musavi - Ahmedinejad çatışması gibi görünen derin yarılmaya çıkan yolu döşemeye başladılar.

1951 yılında Muhammed Musaddık , Şah tarafından başbakan atandı ve kendisinin mensup olduğu milliyetçi parti Ulusal Cephe'yle Tudeh Partisi arasında güçlü ilişkiler kurdu. Musaddık petrolün ulusallaştırılmasını ele aldı ve Anglo İranian Oil Company (İngiliz İran Petrol Şirketi) --günümüzde British Petrolium (BP)-- aracılığıyla İran petrolünü kontrol eden ve büyük karlar elde eden İngiliz hükümetinin çıkarlarına zarar veren birçok sosyal reformu uygulamaya geçirdi. 1953 yılında Amerikan CIA örgütü ve İngiliz istihbaratı, emekli general General Zahedi ve Albay Nassiri'ye Musaddık'a karşı bir hükümet darbesi gerçekleştirmeleri için destek verdi. Bu müdahale sonucunda Musaddık başbakanlık süresini doldurmadan görevinden zorla el çektirildi. Bazıları bu müdahalenin temelinde İngilizlerin ve Amerikalıların, Musaddık'ın Sovyetler Birliği'yle daha sıkı bağlar kurmasından korkmalarının yattığını idda ederken, öncelikli nedenin petrol çıkarları olduğu da aşikardır.

Daha sonra, 1980'lerde ABD özellikle Saddam'la işbirliği yaparak İran-Irak savaşını kızıştırdı, daha çok Saddam'a ama her iki tarafa da mühimmat ve istihbarat desteği veren ABD, binlerce insanın ölümüne yol açtı. Daha geçen yıl İran'ın ortadan kaldırılması fetvası veren, bir şer odağı ilan ettiği bu ülkeyi lanetleyerek savaş çığlıkları atan ABD şimdi Tahran sokaklarındaki protestocuları destekliyor. Bush iktidardan gitmeden İran'a girseydi o sokaklardaki rejim protestocularının öfkesi ABD'ye yönelecek, ABD ordusunca öldürüleceklerdi. İran'a şeytani bir imaj yükleyen, onu irrasyonel ve barbar bir ülke olarak belleten İran, bugün sokaklarındaki insanlarıyla gösteriyor ki pek çok Amerikalıdan daha cesur, daha özgürlükçü bir halk taşıyor göğsünde.

2000 yılında George Bush gülünç oy farkları ve hukuksuzluklarla başkan seçildiğinde demokrat Amerikan ulusu neredeydi? Meydanları doldurdular mı seçimdeki hileyi durdurmak için? İran halkıyla aynı cesareti gösterdiler mi? Al Gore Hüseyin Musavi'nin “şehit olmayı göze aldım” tavrını takınabildi mi? Peki şimdi hangi yüzle ABD “Barbar İran, sokaklarındaki protestoculara iyi davran. Hem de seçimlerin hileli.” diye ahkâm kesebiliyor? Terörist ülke olduğu iddia edilen İran, ABD'de hangi terör eylemini organize etmiştir? Bir de ABD'nin yıllarca İran'da ve tüm Doğu'da estirdiği terörü düşünün...

Kahire'deki çok tartışılan konuşmasında başkan Obama, Amerikan gizli servislerinin soğuk savaş döneminde İran'ın içişlerine karıştığını itiraf etti malumunuz. Obama başa geldiğinden beri İran'la yakınlaşma çabası içinde. Fakat görüyoruz bu tavrın asıl nedeni, ipleri Bush gibi top tüfek zoruyla değil de arka planda, çaktırmadan eline alma çabası içinde. Irak'taki parçalanmayı derinleştirmek ve oradaki yerini sağlama almak isteyen ABD, İran'ın Irak Şiileri üzerindeki etkinliğinden memnun, İran Irak'ın bölünmesini hızlandırdığı noktada ABD ile çıkar ortaklığına giriyor ister istemez. Obama bir yandan bunu pekiştirirken, bir yandan da İran'ın yeni bir karışıklığa sürüklenmesini zevkle izliyor.

İran rejimini savunmuyorum. İnsan haklarını hiçe sayan, baskıcı, gençlere ve kadınlara cehennem hayatı yaşatan bu rejimin savunulacak bir yanı yok. Dikkat çekmek istediğim nokta, bu köklü, bilge topraklarda başından beri köktendinciliği ve gericiliği besleyen motorun Batı olduğu. Ve şunu unutmamak lazım; İran'da canları pahasına sokağa dökülen insanlar gerçek ve onlar haklı, ama yeni bir turuncu devrim gibi de algılanan bu hareket, bir ölçüde yine Batı'nın yönlendirmesi içinde. Nuray Mert'in Radikal'deki 23.06.2009 tarihli köşe yazısında İran'da yaşananların öyle olmadığı halde kasten renkli devrim gibi gösterilerek bir küçümseme havası yaratma çabası gösterildiği iddia edilmiş. Bu da dikkate alınması gereken bir iddia bence. Mert, yazısında şöyle demiş, olup bitenlerin Batı tarafından İran'a daha kapsamlı, daha cüretkar bir müdahale için bahane edileceği öngörüsünü de savunarak:

"...bu kez, renkli devrim senaryosu sanki göstere göstere uygulanıyor. Batı basını seçim sürecinden başlayarak, aksi tesir yapacağı bilindiği halde, böyle bir senaryo tablosu çiziyor. Bu ortamda, hiç ortalara çıkmaması gereken devrik Şah’ın oğlu demeç üstüne demeç veriyor. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu? Bence, bu kez senaryo renkli devrim değil, renkli devrim süsü verilerek, rejimin kışkırtılması! Böyle bir rejimin dış müdahale kuşkusuna vereceği cevabın, daha çok baskı ve şiddet olacağı açıktı. Bu tepki, belki de, İran’a farklı bir müdahale için bulunmaz bir fırsat olacak."

Ortadoğu'nun sol kolunu kestiler. Dünyanın en eski sol geleneğine sahip olan ülkelerden birisi İran, ülkede komünist hareketin tarihi geç 19. yy'a dayanır, bu dönemde sanayideki hızlı büyüme ve ülkenin böylece feodalizmden kapitalizme geçişi sürecinin etkisiyle, Marksizm ilk kez ulusun entelektüel yaşamına ve işçi sınıfına nüfuz etmeye başlamıştır. Rusya ve Azerbaycan'a yakın bir ülke olarak İran Marksist ve sosyal-demokrat politik yeraltı etkinliklerinin başlıca merkezlerinden biri haline gelmiştir. 1941-42 İttifak ordularının işgali Rıza Şah'ın iktidardan düşmesi ve Güney Afrika'ya zorunlu sürgünüyle sonuçlandı. Birçok politik mahkum bunun ardından serbest kaldı ve bu yeni atmosferde, milliyetçi ve sosyalist gruplar gelişme fırsatı bularak yaygınlaştılar. 29 Eylül 1941'de, dünyadaki en köklü sosyalist partilerden biri olan Tudeh Partisi resmen kuruldu, Süleyman Muhsin İskenderi parti başkanı seçildi. 1941 Tudeh'ini 1921 yılında kurulan Ortadoğu'nun ilk komünist partisi'yle çok bütünleşik görmemek gerekir ama elbette 1930'lara gelirken yerle bir olmuş İran sol hareketinin 1940'larda yeniden doğuşu ve o hareketin devami niteliğinde bir hareket olarak görülebilir.

1944 yılında parti 14. Meclis seçimlerine katıldı ve sekiz adayı seçildi. Bu andan itibaren parti muazzam biçimde büyüdü ve İran politikasında başlıca güçlerden biri haline geldi. Tudeh, İran’da 1941-1949 arasındaki dönemde 25 bin üyeye kendine bağlı sendikalarda örgütlenmiş 400 bin işçinin desteğine sahipti.

1949 yılında parti Şah Muhammed Rıza Pehlevi'ye karşı başarısız bir suikast girişiminden dolayı suçlandı. Buna rağmen parti, yeraltına geçerek çalışmasını sürdürdü. ABD destekli darbe Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin elinde diktatörlük yetkilerini toplamasıyla ve Musaddık'ın Ulusal Cephesi ve Tudeh Partisi de dahil olmak üzere politik grupların büyük çoğunu yasaklamasıyla sonuçlanmıştır. Her iki parti etkinliğini yeraltında sürdürmüştür.

Şimdi Ortadoğu'nun hiç bir yerinde bu denli güçlü ve gücünü halktan alan bir sol yok, İslami ya da Soros ve benzeri güçlerce finanse edilen turuncu devrimci örgütler Batı gizli servisleriyle kol kola sosyalist muhalefetlerin boş bıraktığı alanı dolduruyorlar. İranlı kadınlar ve gençler, yıllardır yaşadıkları kabustan yorgun, en ufak ışığı gördükleri her yana her koşulda yönelmeye hazır. Tudeh'in uzantıları bugün de eski etkisinden çok şey kaybetmiş durumda ve illegal biçimde kısmen faaliyetlerini sürdürüyor. Aslında onlar da sürece dahil olma çabası içinde. Tudeh, İran’da başkanlık seçimleri sonrasında devam eden gösteriler ve dini lider Ali Hamaney’in Cuma günü yaptığı açıklamaya dair bir bildiri yayınladı. Yayınlanan bildiride, tüm ilerici güçlere baskı rejimine karşı mücadeleyi birleştirme çağrısı yapıldı, giderek artan gözaltılar ve hükümetin saldırgan tutumu vurgulandı.

İran halkının mücadelesi, tüm dünyanın özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır, bir ulusun içine atıldığı yangının tablosudur. Ortadoğu'daki yangın, Batı bölgedeki ülkeleri birer benzin istasyonu görmekten vazgeçene, demokrasinin, özgürlüğün, bağımsızlığın, medeniyetin aslında bildiği gibi olmadığını kabullenene dek sönmeyecek, örneğin “Nuremberg yasaları” sözcüğünün anlamı, örneğin “apartheid” sözcüğünün anlamı kulaklarda holocaust mitinden çıkıp ABD'nin, İsrail'in Ortadoğu'da yaptıklarını da çınlatana kadar, emperyalist ülkeler savaş suçlarının bedellerini ödeyene kadar... Amacım sadece bu yangın tablosunu biraz olsun gözler önüne sermekti, neler olup bittiğini anlamakta zorlananların bir nebze kafasını açabildiysek ne mutlu.

Yazıda Musavi'ye çok dikkat çekmedim çünkü konumuz Musavi'nin kimliği ve liderliğinden çok İran halkı. Musavi İslam devriminin mimarlarından biri, aslında rejimin içinden geliyor. Daha önce Dışişleri Bakanlığı'nda görev alan Musavi, 1981-1989 yılları arasında başbakan olarak görev yaptı. İran İslam Devrimi ve İran-Irak Savaşı nedeniyle sarsılan İran'ın en zor döneminde 8 yıl görevde kaldı. 1997'deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri'nde aday olmadı. Bunun üzerine reformistler adı daha az bilinen Muhammed Hatemi üzerinde yoğunlaştılar. Hatemi'nin cumhurbaşkanlığı döneminde başdanışmanı olarak görev yaptı. Musavi, Şubat 2009'da cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı. 14 Mayıs 2009'da Anayasayı Koruyucular Konseyi'nin adaylıklarını onayladığı 4 kişiden biri oldu. İslam Devrimi'nden sonra İran'ın ilk kadın rektörü olan eşi Zehra Rehneverd ile birlikte iddialı bir kampanya yürüttü. Gidişe bakılırsa, halkın talep ve öncelikleri, başlayan bu hareket Musavi'yi aşacak.

http://www.commondreams.org/view/2009/06/22-0

http://tr.wikipedia.org/wiki/Mir_H%C3%BCseyin_Musavi

http://tr.wikipedia.org/wiki/Tudeh

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=941828&Yazar=NURAY%20MERT&Date=23.06.2009&CategoryID=98

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=tudeh



Perşembe, Haziran 04, 2009

Özet

Bizim mahallenin çocuklarından selamlar :)

Boş bıraktık buraları uzunca zamandır. Doğu'daydım, nehirler aştım, mağaralara indim, dağlarda yürüdüm, zamanın akmadığı sokaklarda dolaştım... Oradan döndüm İstanbul'a gittim. Hayatımın aniden dalgalandığı bir dönemdeydim aslında, bu gidişler sadece coğrafi değil ruhen de gerçekleşti. Güzel sayılabilecek ama karmaşık, belirsiz bir dönem. Yazın getirdiği sokaksal durumlar, bendeki kafa karışıklığı, biraz da tembellik, bu gidişlerim, burayı boş bırakışlarım uzayabilir bugünlerde. Uzamayabilir de. Fırsat bulursam bir ara Doğu maceralarımı aktaracağım. Ve belki başka bazı havadisler de...

Cuma, Nisan 17, 2009

1 mimdir, 2 mimdir, 3 mimdir, 4 mimdir, 14 mimdir, bana bir bade doldur, bu ne güzel mimdir ha ninnah

Başlığın gayriciddiliğine bakıp aldanmayın, bu defaki mimin konusu çok ciddi. Goddess Artemis'e ve ordan bana yönlenen mim'de "kadın/erkek olsan ne yaparsın" diye sorulmuş.


Cinsiyete inanmıyorum, yalnızca toplumsal rollerden ibaret bir tanım bu. Kadın olmaktan büyük gurur duyuyorum ve başka bir şey olmak istemezdim ama kadınlık benim için hissi, seksüel vesaire bir durum değil, kadın olmak benim için politik bir duruş, ideolojik bir tavır. Dolayısıyla "erkek olsaydım..." varsayımı geçerli değil, marifet o "olsaydım.."ın kapsadığı her ne ise onları kadın halinle de yapabilmek, dediğim gibi, kapsadığı herşeyi. Mim'i cevaplamaktan çok fikir belirtmiş oldum gerçi ama.


Politika içtiğimiz suya, yediğimiz ekmeğe, oradan apışaramıza kadar uzanan, görmek istemesek te hayatımızın içine sokulan bir şeydir. Bir arkadaşımın sözüyle ifade etmek istiyorum: "Erkeklerin dinlerinden mezun oldum. Şimdi doğa ana'nın ruhuyla, evrenle yan yana yürüyorum, onun bir parçasıyım, nehirleri, dağları, taşları, kuşları ve sevgisi gibi..." Ve doğa ana üretir, yaratır. İşte kadın olmak böyle bir şey. Bu, eğer isterse, bir erkeğin de olabileceği bir şey. Kadın olmak, insan olmak demek. İnsan olmak, kozmik, minicik bir enerji parçacığı, sonsuz "an"ın içinde bir minicik titreşim olmak demek, sonra da o "an"a karışmak. Bunu ölmeden önce anlamak ta bir birey olmak, kendini inşa etmek demek.

Erkek olsam ne yapardım? dağa tırmanır, nehre atlayıp yüzer, Afrika'da taze kesilmiş ananas yer, balı peteğinden yalar, şarabı şişeden içerdim anasını satayım. Her gün de şarkı söylerdim. Bir de kendim gibi kızıl ve tombiş çıtırlar bulur biz Heybeli'de her gece mehtaba çıkardık bol bol. Vay be. Vay be. Vay be :-) Pardon, bir iki şarkı girdi araya. İyi de kadınken yapılamaz mı yani bunlar? Ya da erkek olunca dünya turu bileti, yanına da bir alana iki çıtır bedava filan mı veriyorlar promosyon? Öptüm sizi. Saat sabaha karşı 03.00. Anlayışınıza sığınıyorum. Yer yer ciddi, açıklarda dalgalı bir mim oldu. Esen kalın.

Salı, Nisan 14, 2009

Küçük şeylerin tanrısı

Özellikle şu kriz döneminde muhalif hareketlerin hızla yükseldiği ABD'de popüler olan Hintli Aktivist Arundhati Roy'un ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı. Roy, küreselleşmeye, emperyalizme ve savaşa kafa tutan bir eylemci olarak tanınmadan önce 1997'de ona edebiyat ödülü Booker'ı getiren  bu romanıyla adını duyurdu.

Ortak bir 3. dünya bilinci, ortak bir dil varsa eğer, bu romandadır işte. İçinizde sağlam bir yer açacak kendine, uzun süre, belki de hiç boşalmayacak bir yer. Duru, içinizdeki naif bazı noktalara nüfuz edecek bir dili var bu anlatının.


Bunun üzerine bir de Toni Morrison'ın En Mavi Göz'ünü okuyun, iflah olmayın bir daha da hiç.

Arundhati Roy 
1961'de Hindistan'ın güneyindeki Kerala eyaletinde doğdu. Annesi Süryani, babası Bengalli bir Hinduydu. Annesi Mary Roy'un kurduğu özel bir okulda eğitim gördü. Resmî okulların baskısından uzak kaldığı bu okulda ilk yazınsal ve düşünsel yetilerini edindi. On altı yaşında gittiği Yeni Delhi'de bohem bir yaşam sürdü, teneke damlı bir kulübede yaşadı, geçimini boş şişeleri satarak sağladı. Daha sonra Delhi Mimarlık Okulu'na girdi ve orada ilk kocası mimar Gerard Da Cunha ile tanıştı. 1984'te ikinci kocası sinema yönetmeni Pradeep Kishen'le tanıştıktan sonra bazı filmlerde oynadı ve senaryolar yazdı. 1992'de yazmaya başladığı Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanını 1996'da tamamladı ve bu yapıtıyla 1997 Booker Ödülü'ne değer görüldü. Daha sonra, Hindistan'daki nükleer silâh denemelerine tepki olarak Düşgücünün Sonu adlı kitabını kaleme aldı. Hindistan hükümetinin hidroelektrik santralı projelerini şiddetle eleştiren yazıları Yaşamanın Bedeli adlı kitabında topladı. O günlerden bu yana küreselleşme, savaş ve sömürü karşıtı eylemlere önderlik ediyor, bu konularda kitaplar yayımlıyor. 2004'te, toplumsal kampanyalarda önderliği ve şiddet karşıtı çalışmaları nedeniyle Sydney Barış Ödülü'ne değer görüldü. Son olarak, İstanbul'da toplanan Irak Dünya Mahkemesi'nin Vicdan Jürisi Başkanlığını üstlendi. 

Cuma, Mart 20, 2009

Audre Lorde


Audre Lorde. Muhteşem. Onunla ilgili birşeyler paylaşmak isteyen, söyleyecek sözü olan, ve bu çevirilere itirazı olan - katkı sunmak isteyen varsa lütfen, lütfen yazsın. İngilizcem o kadar da iyi değil, şiir çevirmek te zor iş, ayrıca bazılarının çeviri şiire karşı olduğunu da biliyorum, bazı yerlerde çuvallamış, farkında olmadan çok ciddi çeviri hataları da yapmış olabilirim. Ama "öteki"liklerini ruhsal bir güce çeviren, abide bir hayat süren bu muhteşem kadın, büyük aktivist, olağanüstü güçlü ses Türkçe'ye kazandırılmamış sanırım bugüne kadar, bence bu büyük bir kayıptır, ben en azından internette Audre Lorde'un hiçbir işinin çevirisine, ya da çevrilmiş bir kitabının izine rastlayamadım. Böyle bir çeviri varsa ve gören, okuyan olduysa bunu da bildirsin lütfen. Ben onun yazdıklarıyla daha fazla haşır neşir olabilmek, sesini Türkçe de duyabilmek istedim, kendi keyfim için uğraştım yani, şu an için bir iddiam yok, daha fazlasına vakit ayırabilir miyim ve donanımım yeter mi henüz emin değilim. Dediğim gibi, yardımlarınızı bekliyorum.
----------------------------------

Korkudan ölmediğimize şükür için bir dua


Kıyıda yaşayanlarımız için
bıçak sırtında ve yalnız
boyun eğemeyenlerimiz için
rüyalar geçip giderken
koridorlarda gidip gelenler
iki şafak arasında
içeri ve dışarı bakarak
hemen önce ve sonra
geleceği doğurabilecek bir şimdi arayarak
çocuklarımızın ağızlarındaki ekmek gibi
böylece onların rüyaları
bizimkilerin ölümünü yansıtmayacak:

Korkuyla bastırılanlarımız için
alınlarımızda soluk bir çizgi gibi
korkmayı öğreniyoruz daha ana sütü içerken
korku bir silah
güvende olmanın ilüzyonu
ağırtopların bizi susturacağını umarak kullandıkları
Hepimiz için
bu an ve bu zafer
Hayatta kalmayı beklemiyorduk.

Ve güneş yükseldiğinde korkuyoruz
kalmayabilir
güneş battığında korkuyoruz
sabaha yükselmeyebilir
karnımız doluyken hazımsızlıktan korkuyoruz
karnımız boşken
bir daha asla yemek bulamayacağımızdan
sevildiğimizde korkuyoruz
sevginin tükeneceğinden
yalnızken korkuyoruz
aşkın bir daha hiç geri gelmeyeceğinden
konuştuğumuzda
sözlerimizin duyulmayacağından korkuyoruz
ya da hoş karşılanmayacağından
sessiz kaldığımızda da
halâ korkuyoruz

Öyleyse konuşmak daha iyi
hatırlayarak
hayatta kalmayı ummadığımızı

----------------------------------

Bekleyiş


14'ümdeyim
ve tenim ihanet etti bana.
Vazgeçemediğim şu oğlan
parmağını emiyor halâ gizli gizli.
Dizlerim neden hep bu kadar solgun?
Ya ölürsem sabah olmadan!
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

Dans etmeyi öğrenmeliyim
yaklaşan partiden önce.
Odam benim için çok küçük.
Sanırım mezuniyetten önce ölürüm,
üzüntülü ezgiler okuyacaklar ardımdan
ama sonunda hakkımda gerçeği söyleyecekler.
Hiç bir şey yapmak istemiyorum,
yapılması gereken çok şey var.
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

Kimsenin durup düşündüğü yok
benden yana.
Matematik takımında olmalıydım,
notlarım o çocuğunkilerden iyi.
Neden pantolon askısı takmak zorunda olan benim?
Yarın giyecek birşeyim yok.
Büyüyecek kadar çok yaşayacak mıyım acaba?
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

----------------------------------

Kendimi kendim tanımlamasaydım eğer, başkalarının fantazisinde sıkışırdım ve benliğim diri diri yenirdi.

Bağlantılar:
1. Quotes
2. A Litany For Survival
3. Hanging Fire
4. Audre Lorde kimdir? (İngilizce Wikipedia maddesi. Yakında tarafımdan Türkçe'ye çevrilecek :)

Bana çantandakileri göster, sana kim olduğunu...?!


Tanrıça'dan zorla aldım bu mimi :) hoşuma gitti nedense.. Bu tarz röntgenci işlere bayılırım oldum olası.

Hemen sadede geleyim:
Çanta alelade bir çanta işte, 20 liralık, bak postacı geliyor.

Çantanın üzerindeki gri kablo cep telefonumun usb kablosu.

Telefonum da öyle herhangi bir telefon işte, kısmetse yakında uygun fiyatlı bir pda alıcam :) Aslında bir Moleskine'im de var ama evde çekmece bekliyor uzun zamandır. Hareket halinde bir insan değilim, günüm hep işyerinde, bilgisayar karşısında geçiyor. Not defteri olarak telefonumu ya da laptopumu kullanıyorum. Çantada kitap ta yok aynı sebepten, sadece gece geç saatlerde evde okuma fırsatım oluyor.

Vazgeçemediğim, şekersiz ikisi birarada kahve poşetlerim. İşyerinde içmek için.

Uzak gözlüğüm. 1.5 derece miyopmuşum. Yeni öğrendim.

Bodyshop parfüm yağım, yasemin. Diğeri ise Bodyshop roll on.

İki tane mp3 player'ım var, birisi yalnızca kulaklıktan ibaret, üzerinde minik bir usb girişi var, oradan şarkıları yüklüyorsunuz, yürüyüşte filan kullanmak için çok pratik, kablo derdi yok.

Diğeri ise sevgili Philips mp3 player'ım, minik ve güzel şey. Müzik en iyi arkadaşım.

Flashdiskler. Biri 4 gb., diğeri 16 gb. Bazen 120 gb.lık harici hdd de oluyor çantada.

Akşam saatlerinde sıkılıp çantaya attığım halka küpelerim, yegane kokoşluk emarelerim. Makyaj yapmam, süsüm püsüm yoktur, yaptığım en abartılı süs halka küpe takmak.

Pembe cüzdanım.

Otobüs kartım.

Bunlar haricinde bir de atıştırmalık kuru kayısı, bisküvi, yağsız süt gibi şeyler sığıyor gün içinde bu çuvalımsı çantaya, ama tabii fotoğraf gece çekildiği için hepsi tüketildi.

Mimi beğenen üstüne alınsın :D

Perşembe, Mart 05, 2009

Ortaya karışık

Biraz tatsız bir dönem geçirmekteyim, burayı oldukça ihmal ettim. Son yazdığım şeye de anlam veremediniz belki, çekemediğim, kaçırdığım fotoğraflardı onlar diyelim... Bir şekilde kayıt altına almak istediğim, önünden gelip geçtiğim, gündelik sahneler. Arkası gelir mi, gerek var mı bilmem. "L'homme qui marche" diye bir manga vardır böyle sadecik, mütevazı ama pek keyifli, bir adam ve onun karşılaştığı sıradan şeyler, yürürken gördüğü minik ayrıntılar üzerine. Gördüğü şeylere karşı duyduğu önyargılardan uzak, naif şaşkınlık pek hoştu. Eline su dökemeyiz elbette. Haşa!

Tatsız bir dönem geçiriyorum demiştim. Gençliğimi özlüyorum yahu :) Sorumluluklar aniden bastırdı, risk alma, çuvallama, balıklama atlama, çivileme dalma yeteneğimi yitirdim. Nefes almaya ihtiyacım var. Böyle değildim. Aklıma esti mi giderdim. Şimdi bir çok insan gibi ben de "Ah o gençliğin heyecanı ve deli cesareti şimdi olsa, şimdiki aklımla, tecrübemle, genişlemiş ufkumla birleştirebilsem..." diyorum, diyorum da... Tecrübeler artıp kafa açıldıkça hayaller, istekler artıyor ama risk alma cesareti köreliyor sanki. Bazı olanaksızlıklar ve ülkedeki çoraklaşan ortamın da mı etkisi var acep, bilinmez. Neyse, uzatmayalım...

Chan-Wook Park’ın üç filmlik intikam zincirinin kuvvetli bir halkası olan, İntikam Meleği - Sympathy for Lady Vengeance (Chinjeolhan geumjassi) isimli filmi izledim geçenlerde. Filmin hapishanede geçen bölümlerindeki atmosfer bana memleketimin gecekondudan bozma taşra üniversitelerindeki öğrenci yurtlarını anımsattı. Oralarda bir süre takılmış olan ne demek istediğimi anlar, hocasından öğrencisine, personeline, tiplerin ucube sirkinden farkı yoktur, nasıl renkli, nasıl kasvetli, nasıl tuhaf, nasıl da kapalı kutu, kaynayan kazan, yaşayan bilir ancak... Konumuza dönecek olursak, evet, nefis bir intikam şiiridir bu film ve tepeden tırnağa kadınca bir intikamdır, çevirip çevirip okuyunuz.

Bir de Latcho Drom'dan söz etmek istiyorum. 1948 Cezayir doğumlu Roman yönetmen ve müzisyen Tony Gatlif'in Hindistan başlayıp İspanya'da biten filmi. Çingeneler, müzik, dans, yol, yolculuk... Daha ne denilebilir ki... Film elbette ki baştan sona izlenilesi bir film, ben Mısır sahnelerine özellikle bayıldım. Muhteşemdi. Müzikler de zaten leziz, filmin ardından dinlemeye devam edilebilecek cinsten. Klişe olacak ama, bu görsel ve işitsel ziyafeti kaçırmayın :)

Aklımda şugar bir mevzu var. Üşenmezsem, fırsat bulursam yakında ilginç bir yazı yazacağım. Tanrıçalar, siyah Meryem, İsis, Amazonlar, "orisha"lar, Yemaya, voodoo, hodoo, Şamanizm, aşk, entrika, gizem, skandal, mandal, pek yakında hepsi burada. Arayı açma, takipte kal, ben tembellik edersem yorumlarla dürt, velinimetini, yazarını uyandır diye söylüyorum sayın okuyucu!

Çarşamba, Şubat 25, 2009

La femme qui marche

Yaşlı Pomak kadını, şehrin en eski kumaş dükkanının önünde dikiliyor, elinde pazar çantası. Üzerindeki şalvarın kırmızı ağırlıklı, kalabalık çiçekli deseni kumaşçının vitrinindeki kumaş toplarından birisininki ile aynı. Kumaşçının önündeki taş kaldırımın orta yerinde bir tulumba var. Yağmur yağıyor.

Mavi boyası solmuş, tek katlı ev. Dik yokuşun sonuna doğru. Yanında duvarları fayans kaplı, inşaatı yeni bitmiş, gecekondumsu bir apartman var. Eskiden küçük evin arka bahçesi olduğu anlaşılan yer şimdi apartmanın otoparkı. Evin kapısının önünde bir çift eski ayakkabı. Belli ki birisi bu dünyayı terk etmiş, ayakkabıları da.

Ağaçların uykulu bir perde gibi örttüğü ilkokul bahçesi. Pazar günü, kimsecikler yok. Okul, şehirdeki, her evinin önünde bir zeytin ağacı dikili olan son mahallede. Rüzgar. Hışırdayan söğütler.

Okulun karşısındaki kıraathane. Kesif sigara dumanı sokağa kadar yayılmış. Kıraathanenin yanındaki boş arsada, sararmış otların üzerinde, terk edilmiş, hurda bir kamyonet. Bulutlar kül rengi.

Çarşamba, Şubat 11, 2009

Hop sa sa!

Bendeniz artık Yapı Kredi şiir yıllığına girmiş bir şahsiyetim. Ben henüz göremesem de öyleymiş. Yakında elime geçecek kitap. Ona göre, ayağınızı denk alın :) Şaşırdım zaten, uzun zamandır şiirle uğraşamadım. Ama su akıyor, yolunu buluyor demek ki.

Bu arada, Dell fanatiği olarak Studio 1537 serisine terfi etmiş durumdayım. Bir iki güne kadar da Vista'yı arada bir lazım oldukça (oyun oynamak istedikçe diyelim şuna :) kullanmak üzere bir köşeye ayırıp, gıcır gıcır en son sürüm KDE yüklü Ubuntu kuracağım. Tek anlamadığım, böyle nefis bir dizüstü bilgisayara neden bu kadar dandik hoparlör koymuşlar? Acaba ben mi ses ayarlarından anlamıyorum?

Bugünlerde Erika Serre'ye takmış durumdayım. Onu dinlerken Esma Redzepova'yı da keşfetim bu arada. Erika Macar kökenli, Çingene, bir Paris sakini. Tony Gatlif ve Emir Kusturica'nın müzik dünyasına armağanı. "İspanyol meyhanesinde çığlık çığlığa bir kadın, hayli geçkin, ağlamaklı" sesinden çocuk sesine, oradan yaramaz bir delikanlı oğlan sesine, oradan şuh ve genç bir kadın sesine kadar uzanan nefis bir yelpaze. Sadece sesi değil kendisi de bu kadar evrensel ve çok kimlikli. İnternetteki video ve fotolarından gördüğüm kadarıyla. Bazen kravat ve takım elbiseye bürünüyor, bazen askılı siyah tuvalete, tavırlar, haller bir o kadar çılgın. Buradan Çigan, Roman, Reggae her bişey karışık Jaipur isimli nefis şarkıyı indirebilirsiniz. Buradan ve buradan iki şarkısını dinleyebilir - izleyebilirsiniz, burada da çılgın bir klibi var :) son üç link youtube'a gidiyor ama proxy üzerinden verdim linkleri, sorun çıkmaz.

Gelelim Esma Redzepova'ya (Bildiğimiz Recep işte yahu?!) Ona "Roman'ların Nina Simone'u" demek istiyorum. Bu tanım anlayana sivrisinek saz olmuştur artık... Hastasıyım böyle güçlü, kişilikli, aurası 100 bin kilometre öteden görülen, kadın gibi kadınların. Esma, hükümet gibi kadın, şeker gibi kadın, Makedonya kraliçesi, Roman'ların kraliçesi. Buyrun burdan yakın. Bir de buradan.

Bir de Fanfare Ciocarlia'dan Kan Marau La verelim.

Türkiye'de de artık birilerinin Roman müziğini küçümsemeyi bırakıp, ciddi anlamda, mahalle düğünlerinden, orgla çıkartılan pespaye seslerden, bir de Fatih Ürek'lerin, Seda Sayan'ların ve benzerlerinin kleptomanlığından kurtarıp (Roman ezgilerini sağdan soldan aşırıp mide bulandırıcı şekillere büründürüyorlar) evrensel platforma taşıması gerek. Roman müziğine eğlence köleliği olarak bakılıyor, eğlence sektörünün ucuz ve sömürülmeye müsait ham maddesi Romanlar. Burhan Öcal, Selim Sesler, Hüsnü Şenlendirici ve benzeri enstrüman ustaları kısmen farklı bir konumdalar denilebilir ama Kibariye gibi, Ciguli gibi, Tarık Mengüç gibi bazı has Roman müzisyenlerin de popüler müzik piyasasında feci harcandıklarını, hak ettikleri yerde olmadıklarını düşünüyorum. Onlar gibi daha binlercesi var. Türkiye'de her Roman mahallesinde bir müzik hazinesi yatıyor.

Kardeş Türküler'le tanıdığımız BGST'nin Gayda İstanbul projesinden bu anlamda çok umutluyum. Konserlerin yanısıra bir an önce albüm de yapmaları lazım. Yukarıda saydığım isimleri de albüm ve konserlerinde değerlendirmeli, işbirliği yapmalılar. Hele Kibariye, doğru kullanılsa neler çıkacak ondan..!

Pazar, Ocak 25, 2009

Bandırma halısı

Şu yalan dünyanın içinden yürüyüp geçerken, hayat sandığımız kısır bir bataklığın içinde debelenip dururken, etrafımıza bakmıyoruz çoğunlukla. Zarif ayrıntılar modern yaşamın nesli tükenen garabeti haline geliyor her geçen gün. Geçen haftasonu her zamanki kitapçıma uğradığımda bu zarif ayrıntılardan biriyle daha karşılaştım. Bu renksiz şehrin nesi meşhurdur, karakterini tanımlayacak nesi vardır diye tartışır durur yıllardır şehrin az buçuk mürekkep yalamışları, kitapçı Rahmi ağabeyden öğrendiğime göre meğerse bizim koleksiyonerlerin gözdesi bir halı geleneğimiz varmış!

1900'lerin başına kadar Bandırma halısı kendine özgü deseni, kaliteli dokuması, ipek ve benzeri lüks kumaşlardan imal edilmesi ile takdir gören, aranan bir halı türüymüş. Türkiye'de eskiden ticari amaçla dokunmuş halıların başlıcalarının üretildiği yöreler arasında Uşak, Feshane, Sivas, Gördes, Bor, Konya-Zile, Kırşehir, Mucur, Ladik, Bandırma ve Kayseri var. Günümüzde ise yeni imalatçılar Kayseri, Hereke, Sultanhan, Niğde ve Yörük halıları dokuyorlar. Bandırma'nın da bulunduğu Güney Marmara'da ve İç Ege 'de 17. ve 18. yüzyılda halıcılık alanında şaheserler yaratılmış.

Bandırma halısının ortasındaki sütun benzeri iki figür en önemli noktası, Bandırma'nın imzası gibi bir şey, halının Bandırma olup olmadığı o desenden anlaşılıyor. Bandırma'da halı geleneği aslında padişahın ünlü Gördes halılarının başka vilayetlerde de üretilip pazarlanması emrini vermesiyle başlıyor.

O dönem, bölgede halı işine özellikle Ermeni'ler ilgi gösteriyor, Gördes halısına Bandırma karakterini kazandıran Ermeni'ler oluyor, yöredeki Ermenilerin asıl kökeni Kayseri ve Sivas, Gördes tarzına Kayseri tarzı da ekleniyor, bu konudan anlayan birisi değilim ama Bandırma halılarının sık ilmekli dokunması Kayseri halılarının dokumasından örnek alınmış sanırım. Şehir içinde, Ermenilerin de yaşadığı Hacıyusuf mahallesinde ve körfezin karşısında o zamanlar bir Ermeni köyü olan Tatlısu'da dokuma tezgahları tehcire kadar harıl harıl çalışıyor. (Tatlısu ve civarındaki köyler imamından çiftçisine kadar demokrat, devrimci gelenekten gelen insanları ile, kimliğinden, giyim tarzından, yaşam tarzından ödün vermeyen Pomak'ları ile bugün de farklı konumunu koruyor. Köy, yakın geçmişinde bir köyden daha fazlasını barındırıyor. Bir dönem yazlıkçıların çok rağbet ettiği sahili ise fabrikalar yüzünden ölmüş durumda, bu yüzden eskisi kadar ilgi görmüyor)

Bandırma savaştan büyük zarar görüyor, şiddeti had safhada yaşıyor, Yunan ordusu ile girişilen çatışmaların en çok yoğunlaştığı yerlerden birisi, Yunan askerlerince camiye doldurulup yakılan Türkler'den bugün Yunanistan'daki bazı kitaplarda dahi utançla söz ediliyor, bölgedeki Rumlar da savaşı en yakıcı haliyle yaşıyor, çok büyük bir Rum nüfusu yerinden yurdundan oluyor, kiliseler, köyler, bağlar yerle bir oluyor, yanıyor. Yunan ordusunun geri çekilirken şehri neredeyse tamamen yakıp ta gitmesi şehrin bugünkü kimliksizliğinin, mimari yoksunluğunun en büyük nedenlerinden. Ermenilerin durumuna gelince, bölgede tehcir devlet eliyle uygulanmamış, Doğu'da yaşananlar burada görülmemiş ama yine de söz konusu ortamdan tedirgin olan Ermeniler Doğu'daki ile aynı hızda olmasa da bu toprakları terk etmişler. O dönem çok sık raslanan çapulcu köy çetelerinin, zaten tehcir ortamından korku ve paniğe kapılmış Ermeni halka topraklarına konmak amacıyla uyguladıkları baskı da bu terk edişte büyük rol oynamış elbette. Açıkça sürülmeseler de bu insanlar yıldırılmışlar.

Sonuçta Ermenilerin gidişiyle Bandırma halısının da sonu geliyor, bazı Türk aileler devam ettirmeye çalışsa da uzun ömürlü olmuyor. İlginçtir, halının deseni ve dokuma stili Pakistan'da çok tutuluyor ve nasıl olduysa bazı ufak değişikliklerle ve az miktarda da olsa Pakistan'da Bandırma halısı üretimi günümüze kadar gelmiş.

Bandırma'da üretilmiş gerçek Bandırma halıları ise artık çok çok nadir bulunuyor. Koleksiyoncular için oldukça değerli. Çok daha değerli, daha gösterişli halı ve kilim çeşitleri de var elbette, anladığım bir konu da değil ama yaşadığım betonlaşmış, örselenmiş, hafızası silinmiş kentin kimliğine dair bu güzel ipucu benim zihnimde değerli bir yer edindi.

İlk resimde gördüğünüz halıya http://www.tribalcollections.net adresinde rasladım. Karakteristik sütunları ve soluk renkleriyle tam bir Bandırma halısı. 2. resim Gördes halısı, 3. ise bir Sivas halısı. Aradaki benzerlikler anlaşılabiliyor. Resimlerin üzerlerine tıklayıp desenleri incelemek için büyütebilirsiniz.

Pazar, Ocak 18, 2009

Dolu kaba başka ne sığar?


Bir adamın az, biraz yıldız bilgisi vardı. Gör ki gururdan başı dönmüştü. Bir gün, gönlü istekle, kafası gururla dolu olduğu halde kalktı, uzak yollardan Guşyar'ın (ünlü bir müneccim) yanına vardı. İlim ve irfan sahibi biriydi Guşyar. İltifat etmediği gibi konuğuna bir tek harf bile öğretmedi. Ümidini kesen adam geri dönmek için hazırlanmıştı ki; yüce bilge ona öğüt verdi; "Sen kendini bilgiyle dolup taşmış sandın. Dolu kaba başka ne sığar? Kuru söz ve iddia ile dolu olduğun için bak şimdi eli boş dönüyorsun. Ama boş gelseydin, yeni bilgilerle dolup dönecektin."

Sadi gibi ol, boş açıl ufuklara ve ancak marifetlerle dolduktan sonra dön yuvana.


Mahrum Benciller Hikayesi, Bostan ve Gülistan, Şeyh Sadi Şirazi
Beyan Yayınları

Cumartesi, Ocak 17, 2009

Gülersen, bütün dünya seninle birlikte güler.. ağlarsan tek başına ağlarsın


Old boy. Türkiye'de İhtiyar Delikanlı adı ile gösterime giren, 2003'te yönetmenliğini Park Chan-wook'un yaptığı, Japon Manga Oldboy'dan sinemaya uyarlanan bir Güney Kore filmi. Temposu, şiddeti, anlatımı açısından biraz Natural Born Killers, biraz Haneke tarzı, biraz anime - manga havası, çokça şok içeren, izleyene tokat atan, bombalayan bir şey. Filmi tavsiye etmek amacıyla yazdığımı söyleyemem, herkese göre değil, sonradan "ıyy o neydi adam canlı canlı deniz hayvanı yedi yaaaa, ay hep te kan çıkıyoo, bu ne manyak film" diyecekler hiç yeltenmesin izlemeye. Ayrıca, bazı yerlerde biraz fazla ayrıntıya girmiş olabilirim, izlemiş kadar olmayın, dikkat! :)

İlerlemeden önce, bazı çok önemli olmayan ama takıldığım noktaları sıralamalıyım; Antalya'da turizm sektöründeyken Kore kökenli bir İsveçli işarkadaşım vardı, İsveç'li bir aileye evlatlık verilmiş küçükken. Ben Old boy'u izleyene dek bunun münferit bir vaka olduğunu sanıyordum ama filmde Oh Dae-su'ya kızının o hapisteyken İsveç'te bir aileye verildiği söyleniyor. Bu İsveç'e çocuk ihraç etme durumu nedir, nedendir bilen varsa beri gelsin. Bir de filmdeki okul Katolik okulu. Misyonerlik faaliyetleri Kore'de neden bu kadar yaygın ve başarılı hep merak etmişimdir. Örneğin yanıbaşındaki Japonya'da bu kadar değil sanırım. Ama anladığım kadarıyla Hristiyanlık Kore toplumunun geleneksel yapısını pek te değiştirmemiş. Kızın göğüslerini elleyen adamın elini kesmek istemek gayet Asyalı bir tavır! Namus temizleme vesaire.

Bu arada, filmi bir şişe Yakut eşliğinde sindirmeye çalışan ben çok olmasa da bazı sahnelerde lavaboya koşmamak için kendimi zor tuttum.

Böyle rahatsız edici, kurcalayan, insanı didikleyen filmler benim ülkemde neden yapılmıyor, neden memleketemin yönetmenleri hep izleyiciye sempatik gözükme derdindedir? Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, yer yer ve kısmen Çağan Irmak'ın bazı filmlerini sempatik gözükme derdi olmayan sınıfına sokabiliriz belki ama çok çok daha cesur işler çıkartılabilir, şu günlerde yapılanlar gayet soft denemeler yabancı örneklerinin yanında. Avrupa sineması ve Holywood sinemasından bağımsız özgün bir anlatım biçimi oluşması lazım, bizdeki eğlence sineması Holywood'un berbat bir taklidiyken bağımsız sinemamızın da Avrupa'nın fazlaca gölgesinde kaldığını düşünüyorum. İran, Uzakdoğu, Rusya gibi coğrafyalarda gayet özgün örnekler var halbuki.

Neyse, filme dönelim... Old boy'da aşka, cinselliğe, erkek ruhuna ve feodal köklere yöneltilen yıkıcı bir bakış var, özellikle de enseste çomak sokulmuş. Sebebini bilmeden on beş yıl bir çeşit hapishanede yatan başrol adamından kızı kullanılarak akla hayale gelmeyecek bir intikam alınıyor. Cinselliği "bacaklar omza"dan daha geniş bir açıdan görebilen şeyleri takdirle karşılıyorum. Cinselliğin, toplumsal cinsiyetin bir ideoloji hatta politika meselesi olduğuna yürekten inandığım için, dolaylı ya da dolaysız buna dikkat çeken filmler de kendiliğinden ilgi alanıma giriyor. Geçenlerde Catherine Breillat'ın "A ma seur" filmini de izledim ve aynı nedenlerden çarpıcı buldum, özellikle kadınların cinselliğe ilk adım atarken yaşadıkları "kendisi arzuladığı için değil de bir arzu nesnesi olmaktan hoşlandığı için (vermek) durumu"nu çok iyi hissettiriyordu izleyiciye, final sahnesi ise zaten ortalığı darmadağın ediyor. Kadınlar her şekilde kullanılan, edilgen, araç durumunda, kadın cinselliği keşfedilmeyi bekleyen kara kıta olmaktan hala çıkmadı.

Benzer konularla ilgili, içinde Old boy'un da geçtiği Hande Öğüt'ün blogundaki
KOYU KIRMIZI BİR BİR TABU: ENSEST başlıklı yazıyı da tavsiye ederim.

Cuma, Ocak 16, 2009

Mimleyelim, mimletelim

Uzakdoğu kültür ve ilmini yayma, koruma ve geliştirme cemiyeti baş kargocusu ilan ettiğim, ayriyetten taltif, takdir ve teşekkür ettiğim tanrıça Artemis sayesinde :) yazacak çok şey birikti. Bu haftasonu sinema yaziciim umarım ;)

Şimdilik Goddess Artemis'ten gelen şu 4 şey mimiyle idare ediniz. Hep bir mimim olsun istemiştim, sonunda oldu...

Yaptığım 4 iş:
* Grafik tasarım, maalesef gece, gündüz, her daim
* Yeme ve içme faaliyetleri, iyi pişirir, iyi yerim :)
* Okuma - yazma - izleme - dinleme faaliyetleri, müzik dinlemek ve internette müzik avına çıkmak, karanlık kış günlerini müziksiz atlatamam
* Sivil toplumumsu kitle örgütümsü faaliyetler, buralardan yüklenen bazen keyifli bazen angarya işler ve masabaşı vatan kurtarma, dünya kurtarma muhabbetleri

gördüğünüz gibi 4te bırakmak için zorladım kendimi :) bunlaran 7-8 madde çıkar aslında bölsek...

Defalarca izleyebileceğim dört film:
* İlk sırada her zaman ve kesinlikle Dersu Uzala
* Into the wild
* Princess Mononoke
* The way we were

Dayanamayacağım bir de alternatif liste yapacağım :) 4 filmle yetinirsem diğerlerine haksızlık olacak:
*Natural born killers
* Thelma & Louise
* Paris Texas
* House of sand and fog

Yaşadığım dört yer:
* İstanbul
* Antalya
* Bandırma (Balıkesir)
* Eskişehir

Tatil için gitiğim dört yer:
* Erdek
* Edremit körfezi (Altınoluk-Akçay-Ayvalık-Cunda)
* Kaş
* Amasra

Hemen şimdi olmak isteyeceğim dört yer:
* Antalya Kaleiçi'nde ilkgençliğimi geçirdiğim, arkadaşlarımla her zaman oturduğum cafe
* Olimpos
* Babamın olduğu herhangi bir yer.. ama yok.
* Bizim mahallede aynı zamanda karşı komşumuz olan ilk aşkımın evinde :) soba yanarken, yağmurlu bir günde birbirimize kitap okur vaziyette...

En sevdiğim dört yemek:

* Barbunya
* Makarna (özellikle fettuccine - uzun erişte, kıyma soslu)
* Anneannemin ekşili köftesi
* Annemin portakallı kerevizi


Bir yağmur damlası olsaydım, düşmek isteyeceğim 4 yer:
* İran
* Tuna nehri üzerinde herhangi bir yer (Viyana olur, Rusçuk olur, Budapeşte olur, farketmez :)
* Afrika'da herhangi bir yer (özellikle Mali :)
* Sibirya'da herhangi bir yer

Perşembe, Ocak 08, 2009

natacha atlas, lila downs


Gafsa - Natacha Atlas


Lila Downs / Naila - 08

Salı, Aralık 23, 2008

Benim küçük capon balığım

Hayao Miyazaki'nin son filmi Ponyo'yu nihayet izledim! Her Miyazaki filmi gibi bu da muhteşemdi. Diğer filmlerinden çok Tottoro'ya benzettim Ponyo'yu, hitap ettiği yaş grubu, hikayenin sadeliği açısından. Yine sevimli, masum, neşeli, iyi niyet dolu, hayal gücünü ve insancıllığı öven, bazı değerlere selam çakan, güzel bir görüntüler silsilesi.

Şöyle deniz sefasına çıkmış ta vapurun güvertesinde ciğerlerime temiz hava çekiyormuş gibi, ya da nemli ve hafif serin bir Pazar günü yağmurdan sonra bir orman patikasında yürüyormuş gibi hissettim izlerken. Kendiniz izleyin, ne demek istediğimi anlayın. :)

Filmdeki küçük oğlan Sosuke'nin yaşadığı eve özellikle bayıldım, çocukluğumun Erdek'ini, ufak tefek, orta halli yazlık evlerini anımsattı bana. Bütün çizimler muhteşemdi zaten.

Büyümeyeyim, 70 yaşıma geldiğimde de çizgifilm izleyeyim ve aynı şeyleri hissedeyim istiyorum. :) İşin uzmanlarına sormak lazım, nedir acep bu büyümekten korkma durumunun sebebi, psikolojik bir arıza var mıdır bu işte.. Ama yanlış anlaşılmasın, memnunum halimden.



Bir de son zamanlarda izlediğim en iyi anime serisi: Elfen Lied.

Acayip, garip ve tuhaftı. Kesinlikle ilk 5 bölüme sabretmek gerek, 5. bölümden sonra insanın içine işlemeye başlıyor. Bu kadar vahşet - kabakuvvet içeren bişey nasıl aynı zamanda bu kadar iç burkucu - hüzünlü olabiliyor, bu kadar çıplaklık ve kan aynı zamanda nasıl bu kadar masum... Kafam karıştı.

Ayrıca, "öteki"leştirmeye yaklaşımı müthiş, en sevdiğim yanı bu oldu.. "Sen çocuğu boynuzu var diye laboratuara kapatıp denek yapar, acı verirsen, dışlarsan, sevgi vermezsen o da katil olur" ya da "sevginin - adaletin - insancıllığın gücüyle en vahşi yaratık bile içindeki masumiyeti bulur" gibi bi meşaş kaygısı var ki benim gibi sosyal içerikli insanlar için gayet süfer bi şey bu :)

Bu animeyi izlememe vesile olduğu için Goddess Artemis'e teşekkür ediyorum.. Biraz benzer kategoriye sokabileceğim Serial Experiments Lain, Deathnote filan gibi seriler içinde favorim Elfen Lied'dir bundan sonra.. Elfen Lied gibi bi hikaye iyi bi sinema filmine çevrilse tüm sinema tarihini altüst eder, nefes keserdi heralde...

İnsan yeni animeler keşfettikçe "peeeh Holywood da neymiş, kıçımın kenarı" diye düşünüyor.. Ama gel gör ki Türk film dağıtımcıları, Türk tv'leri uyuyor, gençlerin müthiş ilgisini çekecek bu anime yapıtları için paralı digital yayın platformlarında kanallar açılabilir, dvdleri yaygınlaştırılabilir oysa ki.. Gerçi bi yandan da böyle olması, ABD'deki kadar ticarete dökülmemesi daha iyi.. Ben torrent sitelerinden anime indirmekten memnunum, her ne kadar bunları izlediğimi gören arkadaşlarım Japonca ses & ingilizce altyazı kombinasyonunu hayretle karşılasa da.

Elfen Lied hakkında Goddess Artemis gayet güzel yazmış, konuyu ilk o ele aldı, ayrıntılı bilgi için sizi derhal oraya yönlendireyim, tanrıçanın blogunda daha pek çok güzel anime önerisi var.

Bir sonraki hedefim Neon Genesis Evangelion. İzleyeyim, onu da bildireceğim ailenizin tam teşekküllü anime muhabiri olarak. Kış geceleri uzun, yaşasın yağsız süt içinde Nescafe Cap Colombie, soyalı leblebi, kestane, patlamış mısır ve tabii ki animeler :)

Bu reklama karşılık Nescafe'den şekil a1'deki gibi bir teneke Cap Colombie'yi hediye manasında ücretsiz bekliyoruz yani, yetkililere sesleniyorum buradan, ehem :)

Perşembe, Aralık 18, 2008

Biri bana anlatsın...


Biliyorsunuz şu özür diliyorum - özür bekliyorum kampanyaları çok gündemde. Sağda solda okuduklarım sinirimi bozdu biraz ve söylemek istediğim şeyler var.

Neredeyse Fransız Devrimi zamanından beri Balkan ve Doğu Avrupa coğrafyasında bir “Müslüman temizliği” sürdürülüyor itinayla. Balkan Savaşlarıyla, Osmanlı - Rus çatışmalarıyla, 1. Dünya Savaşı’yla başlayan bu temizlik Rusların değerli bir ihraç malı gibi Kafkasya’dan Moskova ve St. Petersburg’daki antropologlara yığın yığın gönderdiği Çerkez kafataslarıyla, Bafra’da, Kızılırmak deltasının bataklıklarında gemilerle balık istifi taşıyıp karaya zor attığı canını sıtmaya, koleraya, tifüse, açlığa teslim eden Çerkezlerle, şıkır şıkır Karadeniz kıyılarından Orta Asya’nın içlerine, Anadolu’ya, dört bir yana dağıtılan, hala da geri dönemeyen Tatarlarla, Belene kampıyla, Kosova’yla, kasap Miloşeviç’le, daha onlarca örnekle devam etti, ediyor…

Siz şimdi kendinizi temcit pilavı gibi “jeopolitik önemimiz çok kritik, aman da ne kadar güçlü, kuvvetli, stratejik ülkeyiz, bölgenin lideriyiz” diye tanımlıyorsanız, topraklarınızda da ataları kıyıma uğramış bu insanların ekonomiye katkı sağlayan, devletine bağlı, vergi veren, eken, biçen, üreten, çalışan, var eden milyonlarcasını barındırıyorsanız, ama buna rağmen yaşanan bu büyük temizliği anlatmadıysanız, kulağınızı tıkadınız, gözünüzü örttünüzse: neyin özürünü diliyorsunuz ve kimden neyin özürünü bekliyorsunuz? Her iki tarafa da soruyorum bunu. Kendi hafızasına, tarihine, kendi acısına sahip çıkmayan başkalarınınkine de yaklaşamaz, kendisinin başkalarına verdiği acılara da yaklaşamaz. Biz hatırlamaktan öyle korkmuşuz ki başkalarına yaşattıklarımızı unuturken bize yaşatılanları da unutmuşuz.

Soruyorum nasyonalsosyalist(!) ulusalcılarımıza: iyi karşı çıkıyorsunuz da, ne yapacağız, biz de Baskın Oran’ı mı Gulag kampına süreceğiz? Değerli edebiyatçımız Adalet Ağaoğlu’nu da Aşkale’ye mi gönderelim? Bu işler sadece böyle kampanyalarla, kendi içimizde itişip kakışmalarla, birbirimize nispetlerle, misillemelerle olmuyor işte, tren kaçtı bile belki de, anlatamadık kendimizi, çünkü biz hafızası silinmiş bir milletiz, ecdadımızı dilimize pelesenk etmiş, siyasete malzeme etmiş, “Fatih’in torunlarıyız, Allah Allah” nidalarıyla ortalığı inletmiş ama içini boş bırakmış bir milletiz… Yahudiler Holocaust’u filmle, kitapla, müzikle, siyasetle, eğitimle dünyanın gözüne sokar durur yıllardır, 2. dünya savaşında, Yahudi soykırımı ortamında geçen yüzlerce film izlemişsinizdir bugüne dek, yine Amerikalının, İngilizin, onun bunun savaşını izlemiş, okumuş, duymuşsunuzdur, ama bu benim yukarıda anlattıklarımı anlatan, Doğu Avrupa’daki 200-300 yıllık Müslüman temizliğini anlatan, Kurtuluş savaşımızı anlatan, kaç dünya çapında yapıt var söyler misiniz?

Ben size söyleyeyim: Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal. Türkiye dünyaya bu ikisini armağan etmiştir yalnızca. Ama bir düşünün Nazım’a neler ettik. Peki başka kaç tane Kuva-yı Milliye destanı var Nazım’ınkine eşdeğer?

Bu başarısızlığımızın, kendimizi anlatamamamızın altında yatan sebep te hamaset düşkünlüğümüz, herşeyi içi boş yapışımız.. İfade özgürlüğü yok çünkü, tabularımız var, eğitime, kültüre, farklılıklara yeterince değer vermiyoruz. İçimizden bizi anlatacak sağlam, yetenekli, ışığı olan birileri çıktımı da alaşağı ediyoruz, vatan haini ilan ediyoruz hemen. Ve Batı hayranıyız, kompleksliyiz, arada kalmışız. Hepimizde hata var… Patrice Lumumba’ya sahip çıktığı kadar İsmail Gaspıra’lıya sahip çıkamayan, Küba’ya sahip çıktığı kadar Kosova’ya sahip çıkamayan solcularımızda da, yanlış ta olsa - yalakalık amaçlı da olsa - kötü de olsa fikirlerini ifade eden bazı aydınları hemen linçe kalkışan - dünyaya kapalı ulusalcılarımızda da, dersini iyi çalışmayan - içi boş hamaset yapan - birşeyler üretemeyen milliyetçilerimizde de hata var.

Geçenlerde Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül “Hala Ermeniler, Rumlar [buraya “yaşamaya” fiilini koymaya cesaret edemiyor] devam etseydi böyle milli olur muyduk?” gibi laflar etti, çok tartışıldı malumunuz. Biz bu konuyu da aşamadık hala. Bir arpa boyu yol alamadık. Bu gidiş, mübadele şoku Anadolu’da nasıl bir değişim yarattı, ne gibi sıkıntılar doğurdu, olduysa ne gibi faydaları oldu, hadi Yunanlılar’ı mübadeleyle yolladık, sürülen onca Ermeni’ye ne oldu peki, bu ülkede Ermeni kültürünün bıraktığı izler, etkileri, fonksiyonları nelerdir, biz bu insanların adını neden hep küfür gibi, hakaret gibi aldık ağzımıza, 1915′te neler yaşandı gerçekten, sütten çıkmış ak kaşık olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Hadi sürgündü, soykırım değildi, biz de savaştaydık, milyonlarca Türk savaştan kırılıyordu diyoruz, iyi de sonrasında devam eden Ermeni düşmanlığı nedir öyleyse? Neden Ermeni dölü diye bir küfür var, kim açıklayacak bunu, neden her sevmediğimiz insana Ermeni dönmesi yaftası yapıştırıyoruz? Bunca Ermeni nereye gitti? Neden yüzleşmedik bunca yıldır, neden hep dişe diş kana kan şeklinde sadece onlar bize iddialar yönelttiğinde karşı tezler sunduk ta bunun haricinde gerçekten bilimsel yanıtlar neden veremedik, Çanakkale Savaşları, Kurtuluş Savaşı, 1. Dünya Savaşı dönemlerini dünyaya doğru anlatacak çalışmalarımız neden yok? Bakın 2. dünya savaşı Almanya, Fransa için neyse 1. dünya savaşı da bizim için o, yaşadığımız en büyük travma, en büyük kırılma, parçalanma.. Ve hala iyi anlatamıyoruz, okullarda artık tekerlemeye dönüşmüş basmakalıp bir iki inkilap tarihi - vatandaşlık bilgisi ünitesine sıkışmış 1. dünya savaşının neden ve sonuçları.

Ve, bu ülkede giden Ermenilerin, Rumların yerine gelen Arnavutların, Boşnakların, Çerkezlerin, Tatarların, Pomakların, Bulgaristan göçmeni Türklerin konumu nedir, neden bir Arnavut Türkiye Cumhuriyeti devletini sahiplenir, sever, Türk milliyetçisi dahi olmaktan gocunmaz, vatanına bağlı kalırken, bir Kürt neden aynı şeyleri hissetmez, neden isyandadır onca zamandır, hep burda olanla sonradan gelen, savaştan, kıyımdan kaçıp canını burda kurtaran arasındaki denge, eşitlik kurulabilmiş midir? Neden bu ülkede Arnavut olmak hiç sorun yaratmaz da Kürt olmak hep biraz ezik yaşamayı gerektirir? İkisinin bakışı farklı olacaktır elbette, birisi için bu vatan hediye, vaad edilmiş topraklar, canını kurtardığı yer, acaba biz bu unsurları cumhuriyeti kuran unsurlar olarak görüp, devleti onlar üzerine inşa edip Anadolu’ya sonradan gelmemiş diğer etnik azınlıkları biraz dışladık mı? Burda da sınıfta kaldık: Bu ortak Türk kimliğini Batı’dan göçen etnik kimliklere benimsetebildik te Doğudakilere niye benimsetemedik, bir Arnavutça sorunu yok ta Kürtçe sorunu niye var? Bunu sadece Kürt kökenli yurttaşların inatçılığıyla yanıtlayabilir miyiz? Elbette hayır. Bilimsel yanıtlarımız yok.

Soru soran insanları da 12 Eylül’de düğmelerinden kapattık, beyinlerin şalterlerini indirdik, 12 Eylül’ün de hesabını sormadık hala. Bakın Yunanistan çoktan cuntacılarla hesaplaştı.

Komşu sokaklarda, “Ben yanmasam, sen yanmasan, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…?” diye sordu Yunan’lı gençler bildirilerinde Nazım’ın ağzından… Yunanistan’da çok güçlü bir devrimci gelenek vardır, ve Yunan’lı devrimciler Yunan ordusunun İzmir’e girişine karşı çıkmıştır zamanında.

Bırakın özürü mözürü, şunu bunu, türbanı, birbirinizi yemeyi, diğer boş işleri bırakın, dünya silkiniyor, insanı insanlıktan çıkartan para imparatorluğuna öfke giderek büyüyor, uyumayın, buna kafa yorun biraz da artık, bırakın ateş sizin beyninize de sıçrasın! Çocuklarınız için, geleceğiniz için.

Şu blogta özür konusuyla ilgili bazı yazılar seçilip önerilmiş. İlgilenenlere...

Çarşamba, Aralık 10, 2008

Herkese iyi bayramlar!

Bir süredir meydanı boş bıraktım. Bunda günlük koşuşturmacadan fırsat bulamamamın yanı sıra biraz blogla ilgilenecek psikolojik kudretten yoksun olmamın da etkisi var. Zor iş yahu. Siz buraya bir şeyler çiziktirip te karşıdan bir yanıt, yankı, geribildirim, geridönüşüm alamayınca heves kaçıyor. Arayı soğutmadan, sabırla, düzenli aralıklarla yazacaksın ki okuyucu kaçmasın, diğer blogları muntazam takip edip onlara ilgi gösteresin ki onlar da sana gelsin, fazla copy paste yapmadan ilgi çekici şeyler bulacaksın ya da sabit bir konu belirleyip onun üzerinde gideceksin doğru düzgün bir biçimde... ve saire... Çok ta umrumda değil açıkçası, en mantıklısı paylaşmaya değer birşeyler olduğunda yazmak - olmadığında ise susmak, diğer taktikler beni sıkar...

Bazen siyaset yazayım diyorum, şöyle içimi dökeyim, ciddi ciddi beni boğan, içimi acıtan, sabrımı taşıran, kafama takılan yığınla şey var... Ama dengeyi koruyamazsam, hamasete kaçarsam ya da gereğinden fazla ateşli şeyler yazarsam, yazdıklarımı gerçek hayata dökemez de bunu da kendime dert edersem, ya da ahkam kesecek kadar güçlü bir birikim sahibi miyim gibi bir sürü kaygılarım, sorularım var, sonuçta vazgeçiyorum.

Ama, bizde polisin görevi kötüye kullanım öyküleri, dur - vur cinayetleri, süsü üstünde karakol intiharları her gün ayyuka çıkar, manşetleri işgal ederken, hükümet temsilcilerinin yolsuzlukları, abuk subuk beyanatları, vurdumduymazlıkları her gün bir örneğe daha kavuşurken, ekonomik kriz derinleşir yoksulluk ve gelir adaletsizliği artarken kimseden gık çıkmaması, öte yanda bizden daha karnı tok sırtı pek, daha demokrat, daha sorunsuz, daha bilmem ne olarak gördüğümüz Avrupa Birliği üyesi Yunanistan'da insanların sokaklara dökülüp varlıklarını avaz avaz bağırmaları.. Kanıma dokunuyor. Ülkem adına umutsuzluğa kapılıyorum. Yerel seçimlerin ya da arkasından gelecek genel seçimlerin de bu umutsuzluğa merhem olacağı yok. Apaçık ortada, siyasi partilere dayalı temsili demokrasi bu ülkede iflas etmiş, partiler derebeyliklere dönüşmüş... Halkın kendi işini kendi görme zamanı gelmiş... Ama halk denilen şeyin yerinde yeller esiyor... Çok acı. İşte böyle bir atmosferde siyaset yazmak da takat istiyor.

Unutmadan, hem daha keyifli bir konu olan, geçen akşam izlediğim ve beni şaşırtan bir filmden söz edeyim. "El Cantante". Jennifer Lopez'in oynadığını görünce çok tereddütle indirmiş, açıkçası çıtır çerez gözüyle bakmıştım filme... Ama sevdim izleyince. Oyunculuklar, konu, müzikler, hiç sırıtmıyor, öteye bile geçiyor, baya baya güzel bi film yani. Lopez Latin köklerine kocaman bir selam çakmış. Salsa akımını yaratan adam, Puerto Rico'lu şarkıcı Hector Lavoe'nun hayatını anlatıyor film. Jennifer Lopez karısı Puchi rolünde. Lavoe rolünde Marc Anthony var.

Bir sömürge adasında yetişmiş hevesli, tutkulu, duygusal bir çocuğun çalkantılı, yırtıcı, müzikle dolu ve "sahici" hayatı. Filmi izledikten sonra Latin müziğine daha bir farklı bakıyor insan, daha iyi kavrıyorsunuz o canlı, hızlı ritmin içindeki hüznü, özlemleri. Kulağınıza eğlence gibi gelen o sesler aslında Hector Lavoe'nun halkının sesi.

Hector Lavoe, El Cantante






Hümeyra, Nasıl Anlatsam?




Pazartesi, Kasım 24, 2008

Ben fuara gidemedim ama kitap fuarı bana geldi


Benim gibi yol filmi hastasına TÜYAP kitap fuarından seçilecek en güzel hediye buydu zaten... :)

Kayıp Otobanlar, Yol Filmlerinin Sıradışı Tarihi

Jack Sargent, Stephanie Watson
Altıkırkbeş Yayınları / Lull Sinema Kitapları Dizisi


Kayıp Otobanlar, türün kilit filmlerine dair detaylı makaleler üzerinden Yol Filmi türünün tarihçesini araştırıyor. Bu etraflı ve keyifli incelemeler ışığında Yol Filminin açık ve öz bir post-modern resmini ortaya koyuyor. Yol Filmi ile Western, kara film, korku ve bilim-kurgu gibi türlerin, şimdiye kadar pek üstünde durulmamış kesişmelerinin de izini sürüyor.

Kayıp Otobanlar, "The Wizard of Oz"dan "Crash"e, "Apocalypse Now"dan "Vanishing Point"e, "The Wild Bunch"dan "Easy Rider"a değin, özünü modern zamanların sinematik ve kültürel alışverişinde bulan Yol Filminin kılavuzu niteliğinde.

"Yol filmi meraklılarının başucu kitabı."

Tristan ve Isolde


Wagner, Tristan und Isolde, Liebestod





Cumartesi, Kasım 22, 2008

:) haftasonu kahvaltısının üzerine



İlgili aramalar: heidi - çizgi film - çocuk - peter - clara

Cuma, Kasım 21, 2008

Hava bulutlu, şarkılar güneşli


Bugün biraz tropikal rüzgarlar essin istedim. Bembeyaz kıyafetleriyle Candomble müritleri geçsin gözümüzün önünden, Brezilya'ya gidelim, voodoo ayinine katılalım, samba da yapalım filan... :)



Kal Dos Santos, Oyum






Marissa, Saudade Fez Um Samba






Miriam Makeba, Mas Que Nada






(Mas Que Nada, Sergio Mendes'in kadim hit şarkısı ama neredeyse herkes söylemiştir herhalde. Black Eyed Peas versiyonu da var hatta. Ben Miriam Makeba'yı tercih ettim.)

Perşembe, Kasım 20, 2008

I stop to see a weeping willow, cryin' on his pillow...

Patsy Cline, I go walking after midnight
Bu şarkıya ilk duyduğumdan beri tutkuyla bağlıyım. Gayet canlı, parlak, yumuşak bir şarkı, bir o kadar da can yakıyor. Patsy Cline'ın buruk yaşam öyküsünü de hatırlayınca... Biliyorum öyle çok büyük, gösterişli, deha ürünü bir sanat eseri filan değil, altı üstü bir folk klasiği. Güzelliği, içtenliği de oradan belki.

Yine çok beğendiğim bir ses, Madeleine Peyroux'nun Dreamland albümünde de walking after midnight ile karşılaşabilir ve şarkının o halini de sevebilirsiniz. Lost'un şimdi hangi sezonda kaç numara olduğunu hatırlamadığım bir bölümünde, şu doktor herifin babası Avustralya'da kızını arıyordu gece vakti, arabasının teybinde bu şarkı çalıyordu yine.

Patsy'yi anlatan "Sweet Dreams" adlı film de tavsiye olunur.






doğrudan bağlantı

Azam Ali, Love and the veil






doğrudan bağlantı

Salı, Kasım 18, 2008

Yeni procem

Bundan sonra her gün tamamen o anki ruh halime göre seçtiğim, herhangi bir tür ve saire gözetmeden, çoğunlukla bende bir anısı olan şarkılar arasından, eski ya da yeni, kısacası aklıma esen ve mutlaka sevdiğim bir iki musiki eserini sizlerle paylaşmaya karar verdim efendim. Böylece hem yoğun (tembel :) zamanlarımda blog boş kalmamış olacak, hem de içküremden gelen hoş sedalar dışarıda yankılanacak. Evet çok şair ruhluyum. Esen kalın...

Marie Joseph Canteloube, Songs of the Auvergne, Bailero






doğrudan bağlantı

Zülfü Livaneli, Atlı
(Federico Garcia Lorca'nın "Atlı'nın Türküsü" şiirinden bestelenmiş bu şarkı Zülfü Livaneli'nin "Zor Yıllar" adlı albümünde yeralmıştır.)






doğrudan bağlantı

ATLININ TÜRKÜSÜ

Kurtuba
Uzakta tek başına

Ay kocaman at kara
Torbamda zeytin kara
Bilirim de yolları
Varamam Kurtuba'ya

Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında

Yola baktım ama yol uzun
Canım atım yaman atım
Etme eyleme ölüm
Varmadan Kurtuba'ya

Kurtuba
Uzakta tek başına

Federico Garcia LORCA
Çeviri: Melih Cevdet ANDAY - Sabahattin EYUBOĞLU

Pazartesi, Kasım 17, 2008

Merhaba!

Gıcır bir görünüm ve yeni adresle eylemlerimiz sürüyor! :)

Blogger'da yeterli açıklama yapılmaması ve custom domaine geçiş çok kolaymış gibi anlatılması yüzünden geçiş biraz uzadı. Bir gecelik uzunca bir google samanlığında iğne arama faslının ardından meseleyi hallettim ve bu sabah itibariyle blog sorunsuz çalışıyor. Benim gibi blogger'da custom domain kullanmaya başlayıp ta o meşhur "404" hatasını alanlara duyurulur: eğer domain'inizi bloggerdan satın aldıysanız blogger size bunu godaddy aracılığı ile sağlıyor. godaddy'deki sebebini tam bilmediğim bir aksaklık - eksiklik nedeniyle ufak bir müdahale yapmanız gerekli, bunu yapmazsanız size 2 gün olduğu öne sürülen yeni alanadına geçiş süresi hiç bitmeyebiliyor.

1- godaddy'deki yönetim panelinize girip "66.249.81.121" ANAME kaydını silmeniz gerek. godaddy yönetim paneli şifrenize domaini satın aldığınıza dair gelen maildeki yönetim paneli adresinize girip öğrenebilirsiniz (google apps yönetim panelinden yani) (neden bu kadar uğraştırıyorlar insanı, paranla rezil olmak diye buna denir heralde, değil mi?)

2- yukarıdaki işlemi yaptıktan sonra yine blogunuzun yönetim paneline girip eski blogspot adresinize geri dönün. eski adresinizi yazıp kaydedin. bunu kaydettikten sonra aynı yerden custom domaine tekrar geçiş yapın, yani "republish" ediyoruz blogu.

ve tadaa!

Perşembe, Kasım 13, 2008

Ben de taşındım!

Artık benim de bir domainim var. henüz yönlendirme faaliyete geçmedi sanırım ama bir iki gün içinde leydilazarus.com adresinde olacağım, ladylazarus.com doğal olarak başkası tarafından kullanıldığı için ben böyle türkçe yazılışını seçmek zorunda kaldım :) fena da olmadı aslında

Biliyorum bu isim - adres değişiklikleri filan sıktı artık, ama bundan sonra böyle devam, bir sorun çıkmazsa bu son. Şimdi blog ismi, adres, kullanıcı adı birbirinin aynı, daha tutarlı oldu böyle ;)

Aksaklıklar olabilir, üç gün içinde düzelecekmiş. Anlayışınıza teşekkür ederim. Blog camiasına hayırlı, uğurlu olsun :)

Salı, Kasım 11, 2008

Hoşçakal, Mamma Afrika...




Güney Afrikalı ünlü şarkıcı Miriam Makeba 76 yaşında hayatını kaybetti

Pazar, Kasım 09, 2008

Kore sinemasıyla tanışma


Bin-Jip Kore'li yönetmen Kim Ki-Duk'un sanırım en bilinen işi. Ben izlemekte -keşfetmekte- biraz geç kaldığımı düşündüm açıkçası, gerçekten kaçırılmaması gereken bir filmmiş. Beni en çok etkileyen filmler arasına girdiğini söyleyebilirim rahatlıkla. Derdini bu kadar sessiz sedasız ama bu kadar etkili anlatabilen bir film, az bulunur... Filmler vardır güzeldir, mühim şeyler anlatıyordur ama biraz zorlamak, sabretmek gerekir tadını alabilmek için, Bin-Jip ise az diyalog içermesine, mainstream sınıfına konulamayacak bir film olmasına rağmen kendini izlettiriyor, su gibi akıyor.

Hala izlememiş olanlar için "yabancılaşma, yalnızlık, mutsuzluk, hayalet gibi yabancıların yaşamlarına sızıp bazen iz bırakmadan çıkan bazen de kontrol edemediği, istenmeyen olaylara yol açan bir adam, acı çeken bir kadın, tuhaf, serin, sessiz bir aşk, hayal ve gerçek" diye özetleyebilirim hikayeyi. Bir de minik koi havuzu, nilüferler, daracık bir sokakta gizli bir hazine sandığı gibi bir huzur bahçesi ve Natasha Atlas'ın seslendirdiği güzel soundtrack... Afişe bakıp ta sıradan bir aşk üçgeni filan sanmayın sakın, değil.

Yönetmenin son filmi Rüya'yı da merakla bekliyorum.

Perşembe, Kasım 06, 2008

Aklımdan geçenler

Obama'ya sevinir, Türkiye için umutsuzluğa düşerken...




Nev York Tayms gazetesi 29 Aralık 1954 tarihli sayısında "Türkiye Geriliyor" başlıklı bir başyazı yayımladı. Bu başyazıda şöyle satırlar var : "O - Adnan Menderes - Basın hürriyetini yok ediyor... Basında kendisini tenkit edenleri hapse atıyor... Siyasi muhalefeti eziyor... Menderes işçilere grev hakkını tanıyacağını vaad etmişti... Halbuki en kısa grevler için işçileri takip ediyor..."
Ben, Nâzım Hikmet, Nev York Tayms gazetesinin satırları arasında kalan yazıları da okudum. Bu satırların arasındaki satırları aynen aşağıya geçiriyorum.

GERİLEYEN TÜRKİYE YAHUT
ADNAN MENDERES'E ÖĞÜTLER
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.
İlle de asıp kesmek geliyorsa içinden
Ezmekte devâm et Barışçılar'ı, ama sen
Meselâ Yalçın'ı da tıkıyorsun deliğe (1)
İhtiyarcık sana azıcık cilve yaptı diye,
Git, koş, elini öp, af dile, yüzünü güldür,
O, yalnız altın kafeslerde öten bülbüldür.
O, matbaalar yıktırıp kitaplar yaktıran, (2)
O, büyük demokrat, O, hürriyetçi kahraman,
Moskova'yı atomlayalım diyen insancı...
Kendine acımazsan bize bir parça acı.
A be Adnan Menderes, böyle bir dal kesilmez,
Böyle şaşkınlıkların sonu da iyi gelmez...
Şu muhalefetle de alıp veremediğin ne?
Niye öyle hışımla yürüyorsun üstüne?
Kore'ye asker gönderdin de "Hayır" mı dedi?
"Kan aktı hesabı sorulmalıdır!" mı dedi?
Orduyu emrimize verdin, ses çıkardı mı?
"Olmaz olsun" mu dedi Amerikan yardımı?
Feryat mı etti "İstiklâl elden gitti" diye?
Zavallı, sımsıkı sarılmış demokrasiye :
"Başvekil merasimsiz karşılanmalı" diyor. (3)
Bir de bazan coşarak "Hayat pahalı" diyor.
Bu aksoylu muhalefeti ezilir görmek
Türkün Batılı dostlarını pek üzüyor pek. (4)
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes.
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.

Hani, her işte bizden örnek alacaktın ya?
Hürriyet nizamına sâdık kalacaktın ya?
Vaadettin tanımadın işçinin grev hakkını.
O hakkı bizim tanıdığımız gibi tanı.
Elli istiyorlarsa ateş aç, sonra beş ver.
Ama ufak tefek grevlerde anlayış göster.
Sendika liderlerinizin birçoğu zaten
bizde olduğu gibi emir alır polisten.
Niye telaşlanıp kaybedersin vekarını?
Hem de kırarsın liderlerin itibarını?
Şaşkınlığın bu kadarına doğrusu ya pes,
Bindiğin dalı kesiyorsun Adnan Menderes.

Senin bindiğin dallar ve bindiğimiz dallar,
Unutma bu dallardan başka asıl ağaç var,
öfkeyle homurdanan yarı çıplak, yarı aç,
bizi silkip atmaya fırsat kollıyan ağaç...


1955

(1) Adnan Menderes tevkif ettiği gazeteciler arasında Hüseyin Cahit Yalçın'ı da hapise attı.
(2) 1945 yılında Tan gazetesi başta olmak üzere birçok gazete, dergi matbaası yıkılıp yağma edilmiş, meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Bu faşist sürülerine "İleri" emrini Yalçın vermişti.
(3) Burjuva muhalefet gazeteleri ve partileri, Adnan Menderes'e İstanbul'a filan gelip gidişlerinde merasim yapılmasına itiraz ediyorlar.
(4) Nev-York Tayms yazısını şöyle bitiriyor: "Bu durum Türkiye'nin Batıdaki dostlarını kederlendirmektedir."

Çarşamba, Kasım 05, 2008

Günün şarkısı


"Democracy" (Leonard Cohen)

It's coming through a hole in the air,
from those nights in Tiananmen Square.
It's coming from the feel
that this ain't exactly real,
or it's real, but it ain't exactly there.
From the wars against disorder,
from the sirens night and day,
from the fires of the homeless,
from the ashes of the gay:
Democracy is coming to the U.S.A.
It's coming through a crack in the wall;
on a visionary flood of alcohol;
from the staggering account
of the Sermon on the Mount
which I don't pretend to understand at all.
It's coming from the silence
on the dock of the bay,
from the brave, the bold, the battered
heart of Chevrolet:
Democracy is coming to the U.S.A.

It's coming from the sorrow in the street,
the holy places where the races meet;
from the homicidal bitchin'
that goes down in every kitchen
to determine who will serve and who will eat.
From the wells of disappointment
where the women kneel to pray
for the grace of God in the desert here
and the desert far away:
Democracy is coming to the U.S.A.

Sail on, sail on
O mighty Ship of State!
To the Shores of Need
Past the Reefs of Greed
Through the Squalls of Hate
Sail on, sail on, sail on, sail on.

It's coming to America first,
the cradle of the best and of the worst.
It's here they got the range
and the machinery for change
and it's here they got the spiritual thirst.
It's here the family's broken
and it's here the lonely say
that the heart has got to open
in a fundamental way:
Democracy is coming to the U.S.A.

It's coming from the women and the men.
O baby, we'll be making love again.
We'll be going down so deep
the river's going to weep,
and the mountain's going to shout Amen!
It's coming like the tidal flood
beneath the lunar sway,
imperial, mysterious,
in amorous array:
Democracy is coming to the U.S.A.

Sail on, sail on ...

I'm sentimental, if you know what I mean
I love the country but I can't stand the scene.
And I'm neither left or right
I'm just staying home tonight,
getting lost in that hopeless little screen.
But I'm stubborn as those garbage bags
that Time cannot decay,
I'm junk but I'm still holding up
this little wild bouquet:
Democracy is coming to the U.S.A.

Pazartesi, Ekim 27, 2008

Sansüre hayır!

Bu girdiyi proxy üzerinden yazıyorum. Bi şekilde sansüre karşı susup oturmadığımı göstermek ve bloga proxy'ye gerek olmadan google reader gibi rss araçlarından da ulaşabileceğinizi söylemek istedim, yorum bırakılamıyor ama sanırım. Bu kaçıncı, artık herkese kabak tadı verdi. AİHM'ye filan gidip dava açılmalı bence, ortak bir inisiyatif oluşturulmalı sansüre karşı, gerçekten baskı unsuru oluşturmak için kalabalık olmak lazım.

Perşembe, Ekim 23, 2008

Ben de böyle dans edebilen başkan istiyoruuum :(


Barack Roll - Click here for more amazing videos


Obama Dance-Off With Ellen - The best home videos are here

Dromomania


Hafif.org'daki bir yazıda rasladım "dromomania"ya.

19. yy. sonlarına doğru Fransa'da pek çok vaka kaydedilmiş. Hayata aniden ara verip uzun aylar boyunca seyahat edip ara ara durup yeni bir yerde kısa süreli işler yapıp aç kalmayacak şekilde para kazanma ile karakterize. En meşhur vakalardan biri Jean Albert Dadaus yürüyerek Prag hatta Viyana'ya kadar gitmiş. 1887'de bir doktora tezine bile konu olmuş.
Benim aklıma sinemadan pek çok dromomaniaya örnek gösterilebilecek karakter geldi, ilk önce Wim Wenders'ın Paris-Texas'ını hatırladım, favori filmlerinden biridir ve kesinlikle kendinden kaçan bir insanın hikayesidir, bir adamın hastalıklı aşkının çevresindekilere daha fazla zarar vermesini engellemek için uzaklaşmasını anlatır, baba - oğul ve kardeş ilişkilerine dokunur biraz da. Akabinde ise nefis "Into the wild"ın ne de güzel bir "kaçış" öyküsü olduğunu düşündüm. Film Chris McCandless'ın gerçek hikayesini anlatıyor. John Krakauer'in aynı isimli romanından uyarlanmış. Sean Penn'in en yeni yönetmenlik denemesi. Filmde Chris kendisine Alexander Supertramp diye yeni bir kişilik yaratıyor. Toplumdan tamamen uzaklaşma, doğaya teslim olup yalnızlığın doruğuna çıkma hayalini gerçeğe dönüştürüyor. Tam da mutluluğun sadece paylaşılınca gerçek olduğu mealinde birşeyler düşünmeye başladığı dönemde... İşler yolunda gitmiyor. Into the wild'ın "soundtrack"i de dinlemeye değer bu arada, ormanın içinde, gecenin ortasında yapayalnız yakalıyorsunuz kendinizi.

Kaçmak, başka birisi olmak, hatta "hiçkimse" olmak isteği herkeste biraz var, zaman zaman şiddetlenen bir dürtü bu, hele de böyle çılgın bir çağda yaşarken... Aslında bunun bir hastalıktan çok bir sağlık belirtisi olduğunu bile söyleyebilirim. Bütün bu koşuşturmacadan, hırstan, yalnızlıktan, bilgi bombardımanı ve bilgi kirliliğinden, bütün bu çürüyüşten yorulmayanın sağlığından şüphe etmeli asıl. Ama toplum denilen şey öyle bir kıskaç ki... bazen akıl sağlığı, insaniyet büyük bedellere gebe oluyor, o milyarları önüne katmış götüren coşkun medeniyet seline kapılmadığınızda bambaşka bir karanlıkta unutulabiliyorsunuz.

Ben kendimi bildim bileli gayet sık aralıklarla bu herkesten ve herşeyden kopma, kaçma, saklanma ruh durumuna giriyorum. Ama çoğunlukla kendi içimde... fiziksel anlamda bunu yola döktüğüm de oldu zaman zaman... Yine de her seferinde geri dönüyor insan. Sanırım geri döndüren şey de üretmek oluyor çoğunlukla, birşeyler yaratarak ya da kendimizi birşeylere adayarak hayata tutunuyor - toplumsal kıskaçlara katlanıyoruz.

Bir de bu kalabalığın içinde yalnız olmak acı veriyor insana asıl. Gitme isteğini kamçılayan en büyük etkenlerden biri de bu. Seni yalnız bırakan, etrafını kuşatan ama içini göremeyen yakınlarının yerine tanımadığın insanlarla birlikte olmak, sırtında taşıdığın hayaletlerle dolu çuvaldan kurtulmak, geçmişin zehirini akıtmak, kişisel tarihini arkada bırakmak...

Sahi, bu kadar mutlak bir şey mi yalnızlık? İki insan arasındaki mesafe gerçekte ne kadardır? Belki de birbirimize "ilişiklenmeseydik", isimlerimiz olmasaydı, akrabalık terimleri, ilişki kurumları olmasaydı, birer "hiçkimse" olsaydık daha mı az yalnız olurduk..? Bu kalabalık içinde yalnızlık sıkıntısının, daralmanın, kaçma ve saklanma dürtüsünün var mıdır bir merhemi..?

Ben hiç kimseyim!
Sen kimsin?
Sen de mi hiç kimsesin?
Bir çift ettik demektir öyleyse,
ama sus, söyleme!
Bilirsin sürerler yabana.

Ne tatsız, birisi olmak!
Ne bayağılık, bir kurbağa gibi,
Sana hayran bir bataklığa,
Adını söyleyip durmak ömür boyu!

Emily Dickinson

Salı, Ekim 14, 2008

Bir tutam İran, bir tutam sürgün, yorgun hafızalara neşter

donyâ be murâd rânde gîr, âhir çi?
vin nâme-yi omr hânde gîr, âhir çi?
gîrem ki be kâm-i dil bemândi sad sâl,
sad sâl-i diger bemânde gîr, âhir çi?

muradınca yaşadın say; n’olacak yani?
ömür mektubunu okudun say; n’olacak yani?
say ki yüz yıl yaşadın gönlünün muradınca,
yüz yıl daha yaşadın say; n’olacak yani?
Ömer Hayyam


Samed Behrengi
Var mıdır mahi siyahiyi, küçük kara balığı bilmeyen? Solcuların da, sosyalist kimliğine rağmen milliyetçi - Türkçülerin de sevgiyle sahip çıktıkları bir garip adam, araştığınızda bakıyorsunuz ki sevmeyeni yok. Okuyan çocukların ruhuna iyilik mayası çalan bir masalcı. Küçük siyah balığı Türkiyeli ressam ve karikatürcü Mehmet Sönmez tarafından resimlenen, Azeri folklorü ve dili için ciddi mücadeleler vermiş bir Türk, vatanı için kurduğu güzel düşlerle beraber bir kaşık suda boğulan bir İranlı.


Furuğ Ferruhzad
Bulutlu bir kış öğleden sonrasıdır benim için Furuğ, kömür kokan bir mahallede, sokaklarda kimsesiz ve sıska atlar, evde kasvetli bir çaydanlık fokurtusu, ucuz bir şarabın eşlik ettiği kederli ve aşık erken 20'li yaşlardır. Daha ne denebilir ki güzel Furuğ için, şiirleri dururken onu anlatacak...


Azam Ali
Mercan Dede'yle de çalışmış, Hindistan'da yetişmiş, şimdi ABD'de yaşayan İran'lı şarkıcı. Şehirlerarası yolda, otobüs camından dışarısı izlenirken dinlendiğinde karşıkonulmaz bir ağlama hissine neden olabiliyor sesi bazı şarkılarında, dikkat.


Mohsen Namjoo
İran'ın Bob Dylan'ı diyor kendisine Frenkler. Keskin, sert. İnsana açık hava hissi, rüzgarlı bir bozkır özgürlüğü veriyor tavrıyla. Bazen de insanları soluksuz ve mutsuz bir şehirde tutsak kalmış bir göçebenin acısını. Dinleyin.


Sadık Hidayet
En sevdiğimi, içimi en çok acıtanı sona sakladım. En sancılı yıllarımın yoldaşı, babam ölürken, okulda çuvallamışken, aşk acısını yeni yeni öğreniyorken yanımda yürüyen kör baykuş.

"Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."

Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise mezarlığında gömülüdür.

Cuma, Ekim 10, 2008

10 Ekim 1944: Auschwitz'de 800 çocuk katledildi


1944 yılının 10 Ekim günü, 800 Çingene çocuk Auschwitz kampının gaz odalarında öldürüldü. Bu çocukların pek çoğu, özellikle de ikizler, ölümlerinden önce defalarca (ölüm meleği) Dr. Mengele'nin deneylerinde kullanılmışlardı. 800 çocuğun ölümünden bir süre önce, 7 Ekim günü ise Auschwitz kampında küçük bir isyan gerçekleşmişti. Yüzlerce Yahudi tutsak gaz odalarından fırınlara ceset taşımayı reddetmiş, gaz odalarından ikisini ateşe vermeyi, birisini tamamen ortadan kaldırmayı başarmışlardı. Olaya karışan 450 tutsak, bazıları oluşan kaostan yararlanıp kaçmaya çalışsa da, ele geçirilip oracıkta öldürüldü. Yakınlardaki silah fabrikasında çalıştırılan ve isyancı tutsaklara yanıcı madde yardımında bulunmuş beş Yahudi kadın da olayın ardından öldürüldü. Öldürülmeden önce işkenceden geçirildiler, sorgulandılar, tek kelime etmeden öldüler.

İkinci dünya savaşı boyunca Auschwitz'de ve diğer kamplarda Avusturya ve Almanya'dan toplanarak öldürülmüş Çingenelerin sayısı çeşitli kaynaklara göre değişiyor, 300 binle 1,5 milyon arasında Çingene'nin öldürüldüğü tahmin ediliyor. Öldürülen Çingenelerin tamamına yakını Dr. Joseph Mengele'nin, Dr. Robert Ritter'in (psikiyatrist), Hemşire Eva Justin, Dr. Adolf Wurth ve antropolog Sophie Ehrhardt'ın "akademik" çalışmalarında yer almış, çalışmaların sonunda imha edilmişlerdi. Mengele daha çok doğrudan kesip biçmeye dayalı tıbbi deneyler yaparken, Dr. Ritter, ırkla suç eğilimi arasında organik bir bağ olup olmadığını, suç eğiliminin kalıtımsallığını araştırıyor, kamplarda bireylerle görüşmeler yapıp Çingeneleri soylarına göre sınıflandırıyordu. Ritter, soyunda bir damla dahi Çingene kanı taşıyan bir kişinin toplum için tehlike arzedeceğini düşünüyordu.

Hemşire Eva Justin ve antropolog Sophie Ehrhardt ise ailelerinden ayrı yetiştirilen ya da alt sınıf Alman subproleteryasıyla karıştırılmış melez çocuklar üzerinde incelemelerde bulunuyorlardı (bu melez çocuklar da işleri bitince kampta öldürüldü). Ritter ve ekibi Çingenelerin sosyal adaptasyonu imkansız, ilkel bir ırk olduğu sonucuna varmışlardı. Savaşın ardından kendi yaptığı ilkellikleri kabullenemeyen ve bir daha topluma adapte olamayan Dr. Robert Ritter'in yargılanması çabaları 1950'deki intiharıyla sona erdi.

Çingeneler, Hitler rejiminin başından beri Yahudilerle birlikte baskı ve saldırıya maruz kalıyorlardı, "hastalık taşıyan" ve "yararsız" insanlar olarak tanımlanmış, savaşın daha ilk yıllarından itibaren ortadan kaldırılmaları gerektiği dile getirilmişti. 1950'lerde Çingeneler diğer soykırım kurbanı etnik ya da sosyal gruplar gibi çeşitli tazminatlar talep ettiklerinde Alman hükümeti yalnızca "Çingeneler Nazi döneminde ırksal nedenlerle değil suç dosyaları kabarık olduğu ve toplumsal düzeni bozdukları için ölüm cezalarına maruz kalmışlardır." açıklamasıyla yetindi.

Savaş savaş üzerine, kan günümüzde de akmaya devam ediyor, yaşanan her katliam, her şiddet vakası, her savaş bir öncekini unutturuyor, bazen "hangisi daha önemli, bu dururken onun lafı edilir mi" gafletine dahi düşülebiliyor, sayılar cesetleri hiyerarşiye tabi tutabiliyor, cesetlere dahi milliyet yaftaları asılabiliyor. Unutmayın, hatırlayın istedim.

Darp edilmiş, zincire vurulmuş bellekler, ürkütücü biçimlerde hortlar, unutmaya çalıştıklarımız ummadığımız anlarda yakalar bizi. Dedem Meriç kıyısında bir Çingene köyündendi. Babam, ailesinin damarlarında bu kimliğin ne kadarını taşıdığını, onların yaşam tarzından, onların dünyasından ne zaman, nasıl ayrıldıklarını bilmiyordu, konuşulmuyordu, köydeki insanlardan söz edilse de aile hep onlardan ayrı tutuluyor, onlardan değilmiş gibi anlatılıyordu. Belki de ailede herkesin bildiği ama kimsenin sözünü etmediği sırlardan biriydi bu da. Çingenelerin (Romanların) kendi içlerinde de çok yaptıkları bir yabancılaştırma taktiğidir bu, evin mahallede mi diye sorarsan tasdiklemez asla, "bizim mahalle", "sizin mahalle", o mahalleden olduğunu kabul etmez evini tarif ederken, oturduğu yer ya bi sokak üstündedir, ya az ilerisindedir mahallenin, "onlar"dan değildir...

Ama babam hayatı boyunca bir halüsinasyonla birlikte yaşadı: olur olmaz anlarda at arabalarıyla Çingeneler geçiyordu gözünün önünden, ve kendini yolun kenarında durmuş onları izleyen küçük bir çocuk olarak görüyordu, defalarca araba kullanırken bu halüsinasyon yüzünden kaza yapma tehlikesi atlattığından söz etmişti. Çocukluğunun soluk hayali onu bırakmıyordu. Köye dair hatırladığı pek az şey vardı, küçükken kafasını ısıran at, ağaca tırmanıp klarnet çalan çalgıcılar, annesinin köylülerin kasketlerini tamir edişi, bir de şarap düşkünü köy imamı.

Yıllarca uzak bir ülkeden sisli masallar gibi, başka bir boyuta ait şeylermiş gibi dinledik geçmişimizi, köklerimizi. Köklerimizden uzak, şehirli bir işçi ailesi ortamında büyüdük. Feodal, soylu, asık suratlı ve egosu şişkin bir sülale mirası değil de böyle güzel, böyle mazlum, alabildiğine belirsiz, asalet iddiasından uzak ve "evrensel" bir miras taşıdığım için tahmin edemeyeceğiniz kadar gurur duyuyorum. Ve aile büyüklerim hayatta olsalardı onları yüreklendirip bana daha fazla veri sunmalarını, bu mirasa daha sıkı sahip çıkmalarını sağlamak isterdim.

Bugünlerde heryerde Romanlıktan söz edilir oldu, açık açık konuşuluyor, Roman kültürü çok popüler, çok seviliyor gibi bir görüntü var, ama aslında olan "zencileştirme", bir Nazi siyah bir jazz şarkıcısını hayranlıkla dinleyebilir pek alâ... yani bir tür "eğlence köleliği"... "yıldız olabilir, meşhur olabilir, bizi eğlendirebilirsin, ama şöhretin 1. sınıf vatandaş olmanı sağlamaz, sadece zengin olursun, ama hep Çingene kalırsın."

Kaynaklar: The Nazi Doctors, O Porrajmos - the Gypsy Holocaust, Sinti and Roma Victims of the Nazi era, Historical Amnesia: The Romani Holocaust, Extensive online resource on the Holocaust of the Romanies, Histories, Narratives and Documents of the Roma and Sinti (Gypsies), A Brief Romani Holocaust Chronology, Roma-Sinti Genocide (Parajmos) Resources, Memorial of Poraimos (Romani), Roma and Sinti Under-Studied Victims of Nazism (Symposium Proceedings), PDF, 98 р., Persecution and resistance of Gypsies under Nationalsocialism, History of the Roma people during World War II, Nazi war crimes

Burada da Eva Justin'in üzerinde çalıştığı çocuklarla ilgili kısa bir video ve başka bilgiler var.

Pazartesi, Ekim 06, 2008


Ilık bir sonbahar günü tellikavakları izledim yaprakları güneşte ışıldarken. Kurumuş dere yatağında şaşkın kazlar vardı. Öğlen sıcağında bir taşın üzerine çöküverdim, çocuklara eğlence oldum. Sokak kahvesinin önüne sandalye attım, orada da oturdum ve küçük insanların telaşını, telaşsızlığını dinledim. Caminin önündeki banklarda oturdum, kamyonlar dolusu insanlar geçti davullu zurnalı, yırtınırcasına bağıran... Sünnet konvoyları Mercedes'ten Murat 124'e doğru hiyerarşik dizilmişti... Senin de yürüdüğün yollarda yürüdüm, seni aradım ama orada mıydın, bulsam beni duyar mıydın bilemedim... Gazoz şişesine düşen eşek arısını incelerken bir baktık akşam olmuş, eve döndüm son otobüsle. Birisi vardı yanımda ama en çok yalnızlığım vardı.

Medeniyet insanın ruhunu yiyen bir parazite dönüştü. Korkuyorum insanlardan, şehirlerinden ve kasabalarından ve köylerinden.

Unutma beni.

Pazar, Ekim 05, 2008

Dost mektupları

Genç yaşta Broadway'i fethetmiş büyük bir Türk tiyatrocu, dünya edebiyatına mal olmuş, dilleri ve ulusları aşmış bir siyahi yazar, sıradışı ve güzel bir dostluk, dünyanın hala sahici olduğu zamanlardan bir arkadaşlık hikayesi... keyifle okunan bir kitap.

James Baldwin'le Engin Cezzar, Baldwin'in ikinci kitabı Giovanni'nin Odası'nın yayımlanmasından bir yıl sonra, 1957'de New York'ta tanıştılar. Baldwin romanı Cezzar'la birlikte oyunlaştırdı ve başrol için de onu önerdi. Giovanni'nin Odası hiçbir zaman sahnelenmedi ama Baldwin'in Cezzar ile dostlukları Jimmy'nin otuz yıl sonraki ölümüne kadar sürdü.

Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: "Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım..." "Peki" dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik.

Çarşamba, Eylül 10, 2008

"Blessing" diye buna derim ben...

"Blessing" diye buna derim ben, yüz elli yıllık bir özlem, muazzam bir manzara. Bu fotoğraf başka yerde yok, tamamen bana özel bir hizmet, haber fotoğrafı filan değil... ;) yorumlarınızı bekliyorum...

Cuma, Ağustos 22, 2008

Miyazaki yine kalbimizden vurmuş...

Ponyo çılgınlığı

Animasyonun ünlü ismi Hayao Miyazaki’nin yeni filmi Kayalıklardaki Ponyo, Japonya'da sinemaseverlerin akınına uğradı.

TOKYO - Japon animasyonunun ünlü ismi Miyazaki’nin yeni filmi ülkesinde büyük ilgi görüyor. En çok Oscar ve Altın Ayı ödülleri kazanan Ruhların Kaçışı’yla tanınan Hayao Miyazaki’nin yeni filmi ‘Ponyo, on the Cliff by the Sea’ (Kayalıklardaki Ponyo) bir deniz kızı hikâyesi. Beş yaşındaki bir erkek çocukla bir deniz kızının hikâyesini anlatan yakında tüm dünyada gösterime girecek film, bir aydır Japon sinemalarında.

Kısa sürede 91 milyon dolar hasılat elde eden film, küçük bir çılgınlğa dönüştü. Filmin ana teması, şu sıralar Japonya’daki en gözde telefon melodisi. Film haftaya başlayacak Venedik Film Festivali’nde de gösterilecek. Japonlar Ponyo’yu ‘çok sevimli’ hikâyesini ise ‘insanın içini ısıtan bir hikâye’ olarak görüyor.

‘Howl’un Yürüyen Şatosu’, ‘Küçük Cadı Kiki’, ‘Prenses Mononoke’ gibi filmlerini elle çizerek yaratan Hayao Miyazaki, ülkesinde son yedi yıl içinde en çok iş yapan beş filmden üçünü üreten sanatçı olarak, Japon sinema endüstrisini de canlandıran kişi kabul ediliyor. (Reuters)(Radikal)

Pazar, Ağustos 17, 2008

Musikişinas Pazar halleri ve leziz tavsiyeler




Yıllardır dünya müziği merakımı doyuran bir site var: Calabashmusic.com, çok zengin bir arşiv, başka yerde bulamayacağınız müzisyenler, önemli tavsiyeler var. Beğendiğiniz şarkı ya da albümü diğer sitelere nazaran oldukça zahmetsiz (paypal ile filan uğraşmadan) bir işlemler silsilesi sonrası satın alıp indirebiliyorsunuz. Ama en güzel yanı bu değil, sıkı durun, hemen hemen her hafta üç - dört şarkıyı ücretsiz indirebiliyorsunuz! Hiç albüm satın almadan, sadece ücretsiz şarkıları dahi takip ederek sıkı bir dünya müziği arşivi oluşturabilirsiniz. Her kıtadan binlerce ses var, aralarında muhteşem keşifler var, ama ağırlık tabii ki Afrika'da.

Son ücretsiz mp3 Thione Seck'ten gelmiş. Büyüleyici bir ses. Öyle bir ses ki bir anda bütün ruhunuzu, etrafınızı, içerideki ve dışarıdaki gördüğünüz, duyduğunuz herşeyi sarıyor, tepkisiz kalamıyorsunuz. Hint ve Afrika ritmlerini harmanlıyor, melodileri de en az sesi kadar egzotik. 1955 doğumlu Senegalli Thione Seck, mbalax adı verilen Senegal pop müziğinin en büyük sanatçılarından. Youssou N'dour ve Ismael Lo kadar yurtdışında tanınmasa da neredeyse onlardan daha güçlü bir ses. Kariyerine Orchestre Baobab ile başlamış Seck, şimdi solo ve zaman zaman da grubu Raam Daan ile devam ediyor. Seck bir Griot ailesinden geliyor. Griot konusu bambaşka bir yazıya konu olması gereken, başlıbaşına ele alınması gereken, keyifli ve ilginç bir konu. Önümüzdeki yazının odak noktasını griotlar olarak belirleyip, "Batı Afrika'nın gezgin müzisyenleri" şeklinde bir ipucu verip burada keselim.

Bir de Aurgasm.us var, bu da yine düzenli takip edilirse çok iyi faydalanılabilecek bir blog. Elektronik müzikten etnik müziğe çok geniş bir yelpazede bağımsız, pek keşfedilmemiş ama ilginç müzisyenlerin bazı mp3lerini ücretsiz edinebiliyorsunuz.

Tavsiye edebileceğim diğer iki blog ta Undercoverblackman ve Likembe, burada pek çok ücretsiz worldmusic mp3lerinin yanısıra Afroamerikan kültürü hakkında da bazı girdiler var.

Musikişinas eylemlerimiz devam edecek. Dünya müziği'ne ilişkin podcastler hazırlamak istiyorum. Türler, şarkıcılar, şarkıcı biyografileri, bazı şarkılardan örnekler... 'İlgimi çeker, uğraşır yaparsan dinleriz' diyorsanız girişebilirim bu işe... Thione Seck hakkındaki izlenimlerinizi ve podcastle ilgili tavsiye, beklenti ve görüşlerinizi bekliyorum. Tutar mı bu iş? ;)

Perşembe, Ağustos 14, 2008

Şarapla ve rüzgarla sarhoş ada

Bandırma Realite dergisi için yazdığım bir yazı, kodlardaki sorunu giderebilirsem bir de Yeni Türkü'den Bağbozumu'nu ekleyeceğim... (ekledim bile, en alta koydum ki yazıyı okuyun :)

En iyi aşk acısını hafifletir seyahat, gitmek, yürümek, beklemekten vazgeçmiş insanın harcıdır çünkü. Beklemeyi bırakan insan aşkın hasta yanının üstesinden gelmenin en azından çabası içine girmiştir. Gitmek fiilinin başlıca imgelerinden biri de adalardır. Bir adaya doğru yola çıkmak, başka gidişlerden daha da katmerli bir gidiştir. Dört yanı suyun kutsayışıyla çevrili bir kara parçası, insanları birbirinden daha güzel ayırır, daha güzel birleştirir. Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), denizin ulaşımda bir engel olduğu, verimli ovalarda, vadilerde ticaretin daha rahat geliştiği tezini savunanlara neredeyse ateş püskürür, Hırçın dalgalara teslim olmuş Akdeniz adalarını uygarlık köprüleri, insanlık otoyolları olarak görür. Gerçekten de o izole adalar tarihin başından beri arı kovanı gibi bir ticaret ve iletişim ağına beşik olmuştur. Ada açıklarında yatan batık ticaret gemileri, şarap, zeytinyağı amforaları sayısızdır. Buna karşın adayı sevmediğimiz şeylerden, hayatın sert köşelerinden kaçmak için bir özgürlük alanı, kişiye özel bir hücre gibi görmekten vazgeçmeyiz bilinçaltımızda.

Sait Faik'in öyküleri ada kokar, İstanbul'un yanı başındaki tutkuyla sevdiği sığınağıdır Faik'in adalar. Bir de Mahir Çayan'ın “adası”, “adalılar”ı var. Çayan'ın adası dava arkadaşları, iyilik, güzellik, insanlık, kardeşlik;

“Karanlık Denizi'nin ortasında,
Güneşi batmayan bir ada.
Ben ne şuralıyım ne buralı,
Adalıyım adalı,
Adam ormanlıktır.
Dostluk yoldaşlık, mertlik ormanı,
bütün Ada'mı kaplar.
Erdemin güneşi yirmidört saat aydınlatır adamı
Biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı.”

Örgütsel doküman değil bu, hücredeki bir mahkumun içindeki yolculuğunda gördüğü, sığındığı, mesaj kaygılı görünse de bal gibi kişisel adası.

Lafı fazla uzatmadan yazının asıl kahramanını da anlatayım; şarapla ve rüzgarla sarhoş, yanı başımızda ama pek de sık gidip gelmediğimiz bir yer, Bozcaada. Adanın ruhu kaçmadan, güzelliği ruhunu teslim etmeden mutlaka gidip görün. Bir zamanların haritalardaki hayalleri ateşleyen, nefis maceralar vaat eden, gizemli adaları hızla yüzen diskolara dönüşüyor çünkü. Bir sonbahar günü, rüzgar kapıları tırmalarken görmek lazım hem de Bozcaada'yı, sessiz, yalnız, çıplaklığıyla güzel. Ben fena halde giyinik rastladım kendisine, insan kaynıyordu yani ortalık, yaz sıcağında, ama yine de güzelliği yerindeydi.

Bandırma'dan çok ta uzak değil, iki buçuk saatlik bir yolculukla Çanakkale'ye ulaştıktan sonra güneye doğru devam edeceksiniz, Geyikli beldesi sahilindeki Odunluk iskelesi ya da Yükyeri diye bilinen iskeleden bineceğiniz gemiyle yarım saat sonra Bozcaada'da olacaksınız. Gemi çok dakik ve rezervasyon konusunda çok titizler, mutlaka önceden yer ayırtın ve gidiş dönüş bilet alın. Gemi saatinden bir saat ya da en kötü ihtimalle yarım saat önce iskeleye gelip sıraya girin. Gemide çay sırasına girerseniz seyahatin tadına varamadan, denizi seyredemeden adaya varırsınız, benden söylemesi. Çaya ulaşana kadar yolculuk bitiyor.

Ada iskelesine yanaşırken sizi önce kale karşılıyor. Kale kadim ve oldukça görkemli bir yapı. Küçük bir kasaba havasındaki ilçe merkezinin bu kadar büyük bir kalesinin olması sizi şaşırtmasın. İnternetteki Bozcaada rehberinde bakın nasıl anlatılmış kale: “Bozcaada Kalesi’nin ihtişamı adanın zengin geçmişini yansıtıyor aslında. Boğazın hemen çıkışında olması ve anakaraya yakınlığı sebebiyle yüzyıllar boyunca istilaya açık bir yer olmuş ada. Üzerinde yaşayan medeniyetler ancak bu denli büyük bir kaleyle güvende hissetmişler kendilerini. Surlarında korsan gemilerini gözetleyen nöbetçilerden beri çok şey değişmiş. Ama yüzyıllardır başında esen poyrazı, tepesinde dolaşan kargaları, dimdik gururlu duruşu değişmemiş...”

“Türkiye’nin en iyi korunmuş kalelerinden biri olan Bozcaada Kalesi’nin ilk olarak ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Fenikeliler, Cenevizler ve Venedikliler tarafından kullanılan kale, bugünkü görünümünü Fatih Sultan Mehmet döneminde var olan kalıntılar üzerine tekrar inşa edilmesiyle almış(1455). “

İlk yapılış zamanı bile bilinmeyen bu çok eski yapıda korsanların hayaletleriyle baş başa yürüyorsunuz, kaleyi çevreleyen hendekler şimdi boş ama yine de eski ürkütücü ve etkileyici bir havası var. Kalenin içinde ilerledikçe sürprizler sizi bekliyor, önce içkaleye ulaşacaksınız, içkalenin de içinde yeraltındaki bir odada ada kıyılarından çıkan amforalar sergileniyor. Sıcağa yenik düşüp te vazgeçmeyin, sabredin, kaleyi doya doya gezin. Çeşitli eski mezar taşları da kalenin her yanına dağılmış, üzerlerindeki motifler izlemeye değer. Eskiden kaleiçinde yaşayanlar varmış ama şimdi boş. Sadece konser ve benzeri etkinlikler yapılıyor.

Sonraki durak üzüm bağları. Adanın her yanı bağlarla kaplı. Bu yaz biraz kurak geçmiş, bazı bağlar bakımsız görünüyordu. Ama bağbozumu zamanı olduğu için üzüm müthiş boldu. Çok ucuza yüklü miktarda üzüm alabilirsiniz. Ada üzümleri gerçekten lezzetli. Bu lezzetli üzümlerden yapılan şaraplar da bol. Şehir merkezinde hemen her köşebaşında bir şarap mağazası var. Tezgahlarda göreceğiniz sıradan hediyelik eşyalara, buzdolabı magnetlerine itibar etmeyin, paranızı kaliteli bir şaraba yatırın. Seyahatten dönüp te evde şarabınızı yudumlayıp adayı hatırlayınca pişman olmayacaksınız, “merlot” üzümlerinden yapılan şarapları tercih edebilirsiniz kaliteli bir lezzet deneyimi için, ama adadaki Adakarası, Karasakız, Vasilaki, Karalahna tipi üzümlerden üretilen şaraplar da nefis. Dönüş yolunda Ezine'den alacağınız peynir de şaraba iyi eşlik eder, merlot için yağ oranı biraz yüksek peynirler tavsiye ediliyor. Ataol, Corvus, Talay, Yunatçılar isminde dört şarap üreticisi firma var. Bunların mağazalarında ve fabrikalarında tadım da yapılabiliyor.

Bir de gelincik şerbeti meşhur. Gelincik tabi çok sık bulunan ve kolay işlenen bir materyal olmadığı için şerbeti de oldukça pahalı, zaten sadece bir yerde konsantresine rastladım. En bol bulunan yiyecekler tabi deniz mahsulleri, balık restoranları istemediğiniz kadar. Bunun haricinde yaprak sarması da sık sık karşınıza çıkacak. Adada fiyatlar genelde pahalı. Otel ve pansiyonlar ana karadaki Geyikli'nin üç, dört kat üstünde. Kalacaklara Geyikli'de bir pansiyona yerleşip gece yatmak için ana karaya dönmeleri tavsiye ediliyor genelde. Ama çok şirin ve şık butik oteller var, bütçesi yeten denemeli.

Çay bahçeleri adanın en kalabalık, en çok vakit geçirilen mekanları. Çınar ağaçları altında, ahşap sandalyeli çay bahçeleri bana çocukluğumdaki Erdek'i hatırlattı, iç geçirdim. Plastik sandalyeler, ağaçları örten brandalar, güdük palmiyeler girememiş henüz adaya. Çay bahçesinde konuştuğum oranın yerlilerinden restoran işletmecisi bir hanım kalabalıktan şikayet ediyordu. Özellikle de ünlüler çok tercih eder olmuş adayı son zamanlarda. Uğur Dündar, Radikal ve başka bazı ulusal gazetelerden tanınmış gazeteciler Bozcaada'da ev satın almışlar. Komedyen Ata Demirer de neredeyse bütün yazı burada geçiriyormuş. Umarım burası zamanla Bodrum'a dönüşmez.

Bozcaada'nın en çekici yanlarından biri de tertemiz berrak denizi ve bakir koyları. Burada sözü yine Bozcaada rehberine bırakalım: “İlk defa gelenleri oldukça şaşırtacak güzellikteki irili ufaklı koyların çoğu denize girmek için uygun. Adanın denizi genel olarak soğuk ama dinçleştirici etkisine alışmak zor değil. Koyların bazıları gözden kaçmayacak kadar büyük ve ortadayken bazıları ufak bir keşif yapmanızı bekliyor. Ama her seferinde sanki ilk defa siz ayak basıyormuşsunuz gibi karşılıyor sizi. Öyle ki adanın en kalabalık dönemlerinde bile sadece size ait bir koyda denize girme şansına sahip olabiliyorsunuz.

Poyraz - Lodos: Adanın avantajlı yanlarından biri en rüzgarlı havada bile denize girebileceğiniz bir koy seçeneğini sunması. Denize gitmeden önce yapmanız gereken ilk şey o gün esen rüzgarın yönünü tayin etmek. Eğer rüzgar güneyden esiyorsa (lodos) adanın doğu ve kuzeydeki koyları, kuzeyden (poyraz) esiyorsa, ki genellikle öyle esiyor, güneydeki koyları denize girilebilecek en ideal koylar.

Güney kıyılarındaki Ayazma ve Habbele, günübirlik tesislerin bulunduğu iki koy. Adadaki minibüs seferleri sadece bu iki koya yapılıyor. Burada şemsiye ve şezlong kiralamak mümkün. Ayrıca bu koylarda gün boyunca yemek yiyebileceğiniz restoranlar bulunuyor. Akvaryum koyunda da şemsiye ve şezlong kiralanabiliyor.

Diğer koylar ise tüm doğallıklarıyla bekliyor sizi. Merkeze yakın olanlara yürüyüş yaparak veya bisikletle ulaşmanız mümkün. Ama güney kıyılarındaki uzak koylara bir taşıtla gitmeniz daha akıllıca. Bu bakir koylara giderken yanınıza şemsiye ve içecek su almanızda da fayda vardır.”

Turkuaz rengi, içinde en ufak taş, yosun göremediğim, havuz suyu gibi pürüzsüz bir suyu var ada denizinin. Görülecek yerlerden birisi de rüzgar gülleri; “Belki de hayatınızda seyredebileceğiniz en büyüleyici günbatımları adanın batı ucunda bekliyor sizi. Önünüzde uçsuz bucaksız Ege Denizi, yanınızda ihtişamlı duruşlarıyla rüzgar gülleri ve terkedilmiş bir deniz feneri. Burnunuzda yabani kekik kokuları ve yüzünüzü okşayan vazgeçilmez ada rüzgarı…

Gündüze son noktayı koymak için Batı Burnu’nu ziyaret etmek bir gelenek haline gelmiş adada. Arabayla rüzgar türbinlerinin yanından geçerek en uca kadar gidebileceğiniz düzgün bir yolu bulunuyor. Kimisi yanında bir piknik sepetiyle kimisi sadece bir ada şarabıyla yerini alıyor gün batımına doğru. Tüm gün tek başlarına dönen rüzgar güllerinin ve yıllardır yalnızlığa alışmış Polente fenerinin etrafı heyecanlı bir kalabalıkla doluveriyor bir anda.

Güneşin batmasıyla ayrı bir güzelliğe bürünüyor burun. Etrafta herhangi bir yerleşimin dolayısıyla yapay ışığın olmaması, yıldızları çok net seçebileceğiniz karanlık bir ortam sağlıyor. Gökyüzünde belki de daha önce görmediğiniz kadar çok yıldız, dev kanatlarıyla ama neredeyse fısıltıyla dönen rüzgar gülleri ve sadece deniz fenerinin yanıp sönen ışığı ortamın büyüsünü arttırıyor.

RÜZGAR TÜRBİNLERİ
2000 yılında elektrik üretimine başlayan türbinler Türkiye’nin 3. Rüzgar enerji santralini oluşturuyor. Ada tüketiminin 30 kat fazlası enerji üretiliyor burada. 30.000 kişiye yetecek elektrik deniz altından anakaraya gönderiliyor. Aynı enerjiyi üretecek bir kömür santraline göre türbin başına 82.000 ağaca eşdeğer oksijen tasarrufu sağlanıyor. Yani 17 türbin 1.400.000 ağaçlık bir ormanı kurtarmış oluyor. Türbinlerin sadece bir tanesi adanın enerji ihtiyacını karşılamaya yetiyor. Yaz sezonunda hergün 19.15'de ada merkezinden kalkan minibüsle rüzgar güllerini ziyaret edebilirsiniz.”

Yel değirmenleri zaten binlerce yıldır Ege kültürünün bilinen ögelerinden, bu değirmenler şimdi rüzgar enerjisi üreten modern türbinlere dönüşmüş, eve dönünce Gökçeada'nın Yunan komşusu Samotraki adasını inceledim Google Earth'ten, orada da rüzgar türbinleri vardı. Rüzgar zaten bu bölgenin peşinizi hiç bırakmayan kimliği, damgası haline gelmiş. Bir de kumlu toprak, adanın en yüksek yerinde bile kum var, üzümün sırrı bu toprak ve rüzgar.

Şehiriçinde ara sokaklara dalmayı, kilisenin çan kulesini, müzeyi, tarihi evleri görmeyi de ihmal etmeyin. Ada yolları genelde Arnavut kaldırımı ile döşeli. Bu durum topuklu ayakkabı giymeyi zor bir deneyim haline getiriyor, rahat ayakkabılar giyin, uzun uzun yürüyün. Şehir merkezinde mavi boyalı bir cafede Latin müziği eşliğinde demlenen bir takım "entelektüel" olduklarını belli etmek için her çabayı sarfetmiş abiler vardı. Bana daha çok bilge gizem adamı kostümüyle "bağyan"(!) düşürme derdinde kaybedenler kulübü üyeleri, bazı trenleri kaçırmış insanlar gibi göründüler... Böyle tipler mebzul miktarda bulunuyor adada. Biraz Mykonos zorlaması da görmedim değil, ısrarla pahalı, designer, ille de mavi beyaz, bobo denilen paralı entelektüelleri çekme tasasıyla... Köy havasını, taşra havasını daha fazla teneffüs etmek, daha fazla yerliyle karşılaşmak isterdim. Ama haksızlık etmeyeyim, büyüyü bozmayayım, çok güzeldi yine de.

Rüzgarlı yaz akşamları ve gemide yaşayacağınız sürprizler için (aniden bastıran fırtına, yağmur) için yanınıza hırka, ceket gibi kalın bir giyecek almanızda fayda var. Adada sadece Ziraat Bankası bulunuyor. Para konusunda tedarikli olmakta fayda var, ben bizzat yaşadım, cüzdanı evde bırakıp çıkmışım, üstelik de günlerden Pazar, para çekebileceğiniz hiçbir yer yok. Kısıtlı bir parayla gezmek zorunda kaldık. Koçbank'ın mobil şubesi sadece yaz döneminde (Temmuz, Ağustos) hizmet veriyormuş. Burada bulunan ATM'den Vakıfbank, Akbank, Garanti Bankası, Fortis Bank, Yapı Kredi Bankası kartları olanlar 24 saat para çekebiliyormuş ama 2008 yazında Koçbank mobil şubesini açmamış. Toplu taşıma da sadece Ayazma plajına gidiyor, kendi arabanızla giderseniz daha çok keşif yapabilirsiniz.

Gideceklere en önemli tavsiye; mutlaka bir yolunu bulup, zaman yaratıp iki ya da üç gününüzü ayırın adaya, sindire sindire anlaşılacak bir güzelliği var, ilk başta çıplak tepelerden ibaret, sıcak ve unutulmuş bir yer gibi görebilirsiniz, ama sonra Heredot neden “Tanrı, insanlar uzun yaşasın diye Tenedos’u (Bozcaada) yaratmış.” şeklinde bir laf sarf etmiş anlayacaksınız.










Cumartesi, Ağustos 02, 2008

Çıkılmamış yolculuklar koleksiyonu


Köşeye atılmış eski ve dandik bir röprodüksiyondan devşirme pano: bedava
Tabloyu kaplamada kullanılan eski yastık kılıfı: Pazartesi pazarından
1920'den kalma Vietnamlı kadın kartpostalı: gittigidiyor.com - 8 ytl
Diğer kartpostallar: Muhtelif arkadaşların seyahatlerden dönerken yanlarında getirdikleri kartpostallar, bedava... bazıları da yabancı mektup arkadaşlarından.
Hayal kurmak: Paha biçilemez

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

İçkumsal



Güneş tepede, çamur bulanığı sarı bir yaz günü.

Köprünün üzerinden dereye atlayan beyaz donlu çelimsiz oğlanlar

Yırtıyor öğlen uykularını.


Boklu dere, küçük balıkçı motorlarını ufka kavuşturuyor

Gölden denize, denizden göle, şehrin yorgun ama gülümseyen kenarlarını,

Kuytu çizgilerini taşıyor motorlar.


Dört başı mamur bir yarınsızlık,

Suyu evin bellemenin yüreğine serptiği naif emniyet duygusu,

Suya güvenmenin ve bağlanmanın meyvesi,

Hürriyetle yürüyen bir iç ferahlığı ve istavrit.


Bir adam, bir yengeç bırakıyor teknenin kıç aynasına

Yüzme öğretmeye çalıştığı küçük kız korkar da suya girer belki diye,

Oltaya dolaşıyor kız, iğneler bacaklarını kanatıyor telaş edince.

Göz yaşlarının sonu mutlu, şehrin en denizci mahallesinde

Bir çocuk daha yüreğini yumuşatacak dalgalara yürüyor.

Yüzen, balık tutan, sıcak lakırdılar eden insanlar,

Tükenmeye yüz tutmuş bir düşte yaşadıklarından habersiz,

Kendilerini yazıyorlar.


Sonra seslerin rengi soluyor, serinliyor.

Bahçelerinde solucanları, salyangozları, ballıbabaları tanıdığımız loş evleri,

Cılız banliyö ağaçlarını, hayatı boyayan yosun kokusunun göğsüne

Çelikten dev hançerler saplanıyor, göğü değil belleklerimizi deliyor.

Dipten bir sızı tarıyor kıta sahanlıklarımızı,

Kumsal artık sahiden içimizde.


http://www.burkinafasafiso.com/2005/12/12/istanbulun-venediklileri/
http://www.tumgazeteler.com/?a=2597235

Pazar, Temmuz 27, 2008

Yurdumun entel ama kokoşluktan vazgeçemeyen çevreci gençlerine...

Bendeniz ayıptır söylemesi biraz kilo kaybedince saçta da ufak bi değişikliğe gideyim dedim iki - üç ay önce, kızıl oldum olası favori saç rengimdi, gel gör ki boyaya zemin hazırlamak için kullanılan kimyasallar cildimi paralayıp üstüne üstlük her gün duş alınan yaz sıcağında kızıl boya da üç günde akınca oturdum internette bu kafaderisini yüzmeden ve daha kalıcı şekilde saçı nasıl renklendiririz onu araştırdım. Alternatif tabii ki kına. Çok ta güzel oldu, nefis bir ışıltı veriyor saça.

Şimdi kına dipleri yeterince boyayamıyor mu acaba diye hafif tereddüte girdiysem de kimyasal boyaya dönmemekte ısrar ediyorum, saç diplerimin azıcık daha koyu bir tonda kalmasına göz yumdum. Bunun sebebi de saçımın uzaması, yani boyanın zemininde kullandıkları kimyasallardan etkilenen saç uçları kınadan farklı bir renk alırken, dipten uzayan orjinal saçlarıma kına o kimyasallı saç tellerinden yine daha farklı bir ton veriyor. Biraz karışık anlattım ama özeti: saçım uzayıp ta kimyasallardan tamamen arınınca kına bütün saçı aynı tonda boyayacak.

Eğer kınayı hazırlarken sirke, limon ve benzeri asitli maddeler ilave ederseniz 3 - 4 gün içinde bu asitli maddeler okside oluyor ve saç renginiz ilk günkünden biraz daha koyu, daha zengin ve hoş bir kırmızıya dönüşüyor. Ama eğer benim gibi biraz daha havucumsu, turuncu bir ton istiyorsanız sadece su ve kına kullanın.

İngilizce bilenler için kınayla ilgili güzel bir kaynak ta burada... Yakında belki bir güzellik yapıp kitabı burada Türkçe özetleyebilirim. Bu da çevreci bağyanlara bir hizmetimiz olsun.

Perşembe, Temmuz 24, 2008

The Negro Speaks of Rivers - Langston Hughes



Benden bir Langston Hughes çevirisi, Mor Taka dergisinde ve başka bir kaç yerde yayınlandı... Yanında da içinizi burkacak o şarkı, strange fruit, Nina Simone'dan dinletmek isterdim ama bulamadım, olsun Billie Holiday da yeterince içli söylemiş. Şiiri Nina Simone'dan Mississippi Goddam eşliğinde de dinlemeniz tavsiye olunur.




Zenci nehirlerden söz ediyor

Bilirim nehirleri;
Yeryüzü kadar kadim,

İnsanda yatağını bulup akmaya koyulan
ilk kandan daha yaşlı
nehirler bilirim.
Ruhum, nehirlerle derinleşir.

Fırat’ın suyunda yıkandım, şafaklar toyken daha…
Kulübemi kondurdum Kongo kıyısına, ninniler söyledi bana uyuyayım diye.
Tepedem baktım Nil’e, piramitlerle yükseldim üzerinde.
Şarkısını işittim Mississippi’nin, New Orleans’a indiğinde Abe Lincoln;
çamurlu sularının günbatımında altına dönüştüğünü gördüm.

Kadim, alacakaranlık,
nehirleri bilirim.
Ruhum, nehirlerle derinleşir.


Benden Charles Bukowski çevirileri

Burada...

Devam ettiğim ve yeni bitirdiğim mangalar


Paprika - The Dreamchild: TSUTSUI Yasutaka, SAKAI Eri, L'homme qui marche: Jirô Taniguchi, Nana: Ai Yazawa, Claudine: Riyoko Ikeda, Deathnote (animesine doyamadım mangasına da bakıyorum :)

İnternet sayesinde okuma alışkanlığım da yeni bir boyut kazandı, kitabı eline alıp okumaya benzemiyor ama özellikle ofiste muhabirden gelecek haberleri beklediğim sıkıcı saatlerde internet üzerinden okuduğum mangalar keyifli oluyor.

Geniş bilgi ve tanıtımlar yakında burada... ;)

İbrahim Fanon, Cezayir, Irak...

frantz fanon

Farkında değiliz ama Irak orada kanamaya devam ediyor...

Öte yandan, ABD'de Demokrat Parti'nin adaylık yarışında Obama öne geçti. Bayan Clinton yenilgiyi nihayet kabul etti. Ne ilginçtir ki sermayeyi ve Yahudi lobisini de arkasına almış bu yarı Hristiyan yarı Müslüman, yarı siyah yarı beyaz, kara kuru avukat çocuk ülkede ve hatta dünyada yeni bir sayfa açacak... Hep birlikte göreceğiz açılacak sayfanın diğerlerinden ne kadar farklı olabileceğini, siyah bir başkanın ne kadar siyah davranabileceğini... Herkes biliyor ki gerçek anlamda bir değişiklik olmayacak. Obama şimdiden muktedirlerle iyi anlaşıyor, öyle olmak zorunda, Kennedy ile aynı kaderi paylaşmak istemiyorsa dengeleri kollaması, kelimenin hem mecazı hem tam anlamıyla hem İsa'ya hem Musa'ya yaranması gerek. Eğer ölmez sağ kalırsa Obama üçüncü defa kan ve yalanlar üzerine kurulacak bir Cumhuriyetçi parti iktidarının yerine gelen ehveni şer olacaktır, Bill Clinton döneminden daha fazlasını beklememek gerek Obama'dan.

İşte tüm bunlar olurken, Irak orada kanamaya devam ediyor. ABD elini değdirdiği heryeri dağıtıp yangın içinde bıraktı. Afganistan, Irak, Lübnan, Filistin, Afrika, liste saymakla bitmez, hepsi çok uzun zamandır dünyanın avuçlarında birer alev topu...

Cezayir bağımsızlık mücadelesinin babalarından Frantz Fanon'un İran’da Ali Şeriati, Güney Afrika’da Steve Biko, Küba’da Ernesto Che Guevara ve başka devrimci önder ve teorisyenlerin yapıtlarında başlıca etkisi görülen kitabı Yeryüzünün Lanetlileri Afrika postkolonyalizmi hakkında bir çalışmaydı. Fanon'un kitabında ortaya attığı fikirler hala geçerliliğini koruyor. Fanon'un bazı teorilerini, ulusalcılık ve postkolonyal devletlerde 'mücadele', 'dava' literatürünün rolü üzerine bazı sözlerini dikkate alırsak, ölümünden neredeyse yarım yüzyıl sonra Irak'ın durumunu tahlil etmek ve tartışmakta hala capcanlı yol gösterdiğini hayretle görürüz.

Günümüz Irak'ının Batı koloniciliğinin feci bir ürünü olduğunu görmek hiç de zor değil, 1917'de İngilizler'in Bağdat'ı Osmanlı'nın elinden almasıyla başlayan süreçte ortaya sınırları cetvelle çizilmiş, yapay bir devlet çıktı. Baas'ın Arap dünyasında yarattığı heyecan dalgasına hala vazgeçmeyen emperyal hesaplar, manipülasyonlar karıştı, Ortadoğu'dan kolonicilerin sökülüp atılması davası, yine kolonicilerin eliyle totaliter diktalar altında yaşayan cetvel-pergel ülkelere dönüştü. Diktatörlerle işini bitirdiğinde Batı bu kez teknolojik teçhizatla daha da pervasız biçimde Doğu'nun orta yerinde yeniden belirdi.

Farklı mezhep ve etnik kökenlerden meydana gelen Irak'ta Saddam Hüseyin iktidarı yabancıların kolonyalist iktidarından hiç de geri kalmayan 'hijyenik' bir yönetim anlayışı sergiliyordu. Saddam iktidardan indirildiğinde Irak'ı birarada tutan kırılgan yapının maskesi düştü, ABD işgali yarayı fena halde kaşıdı. Fanon'un sözleriyle “üniter maske ulusun zaten delinmiş kabuğunun içinde yaşayan bölgeciliğin, ayrılıkçılığın üzerine düştü...” Saddam zamanında zaten var olan Sünni-Şii, Arap-Kürt gerilimleri işgalle birlikte aniden alev aldı. Fanon burada yine sözü gediğine koyuyor: “Din, ulusu değişik inanç gruplarına böler ve bu gruplardan herbiri kolonyalizm ve onun enstrümanlarınca beslenip pekiştirilir.”

Fanon'un Kuzey Afrika'da görüp dikkat çektiği bu “spiritüel ayrılıkçılık” günümüz Irak'ında da şiddetle ve büyük çatırtılar kopartarak hüküm sürüyor.

İşgalin hemen ardından ABD, bir Irak parlamentosu vücuda getirmek için girişimlere başladı. Irak ayrılıkçılık ve şiddet içinde kavrulurken silahların gölgesinde seçime gitti. Irak'ı postalları altında ezen Batı onda sözde Batı usulü bir devlet yapısı yerleştirmeye çalıştı. Bu coğrafyada Batı ideolojilerinin anlamını yitirdiğinin farkında değildiler. Irak'a adapte edilmeye çalışılan siyasi yapı orjinalinin sadece kötü bir kopyasıydı. Ulus bilinci, birlikteliğin yeniden inşası fikri ABD'ye akredite olan parlamentodan değil Irak halkının bizzat içinden yükselmeli. Fanon Batı ideolojilerinin Doğu'da işlemeyeceğini söylerken, sömürü karşıtı direnişlerin de yine Batı ürünü fikir ve taktiklerle yürüyemeyeceğine dikkat çekiyordu: Marx'ın “Dünyanın tüm işçileri birleşin” önerisi Fanon'da “Dünyanın tüm sömürülenleri birleşin”e döner. Çünkü Fanon, sınıfsallaşmadan, sanayileşmeden nasibini almamış, mitleri, kültürü, örgütlenme biçimleri, tüm sosyal yapısı bambaşka olan 3. dünyada Avrupa'daki proletarya mücadelesinden daha farklı bir mücadele anlayışı geliştirmek gerekliliğinin bilincindeydi.

Fanon'un işaret ettiği gibi beyazlardan arınmış, tamamen yerli ve ortak bir dile, yeni bir edebiyata ihtiyaç var 3. dünyada. Kurulacak bu yeni dil kolonicilerin kovulmasında başlıca rolü oynayacaktır. Fanon postkolonyalist ortam içinde dilde bir ilerleme hatta ulusalcılığın ilerlemesini yansıtan bir sıçrama olduğunu ifade eder: “Ulusal şuurun gelişmesi edebi dile ve yerli entelektüellere keskinlik, netlik sağlar, yönlendirir, yeni olanaklar sunar.” Eğer Irak'ta Fanon'un deyimiyle ortak bir “dava edebiyatı” oluşursa bölgenin uzun vadedeki barış ve huzuru için yeni bir umut olacaktır. Irak'ın direnişi 3. dünyaya yeni bir ışık yakmalıdır.

6 Haziran günü Hürriyet gazetesinde çıkan henüz taze bir haberde The Independent’a göre ABD'nin Irak’taki işgalini süresiz uzatmak için gizli bir anlaşma hazırladığından söz ediliyordu. Planın ABD’deki seçim sonucundan da etkilenmeyeceği üstüne basa basa belirtiliyordu haberde. Habere göre, ABD askeri kalıcı olarak üslere yerleştiği takdirde, Bağdat’a sormadan ülkede istediği operasyonu yapabilecek, Iraklıları tutuklayabilecek. Anlaşma ABD askerini Irak yasalarından muaf tutacak.

Bu durum Irak’taki şiddet yumağını iyice içinden çıkılmaz hale sokacaktır. Yine haberde öne sürüldüğü üzere, Iraklı siyasi bir kaynak The Independent'a, "Bu plan egemenliğimize korkunç bir darbedir" demiş. Haberde Başbakan Nuri el Maliki'nin ilke olarak plana karşı olduğu, ancak ABD desteği olmadan iktidarda kalamayacağını bildiği belirtiliyor. Ne acıdır ki ABD varlığını isteyen Kürtler ile ABD sayesinde Şiilere karşı güç dengesini bulduklarını düşünen Sünni Arapların da plana karşı çıkması beklenmiyor.

Bush'un bu planı başkanlık süresi sona ermeden yürürlüğe koyması bekleniyor. Plan ABD’de de siyasi krize yol açabilir. Haberde Irak’taki askeri çekme sözü veren Demokrat Barack Obama'nın, başkan seçildiği takdirde, Bush yönetiminin yapacağı uzun vadeli bağlayıcı bir anlaşma yüzünden eli kolu bağlı kalabileceği ifade ediliyor. Anlaşmanın Cumhuriyetçi aday John McCain’in ise işine geleceği öne sürülüyor.

Hürriyet, son olarak ABD’nin halen Irak’ta 150 bin askeri bulunduğuna, çekilme işleminden sonra bile 142 bin asker kalacağına, bu sayının asker sayısının artırıldığı 2007 Ocak ayına göre 10 bin fazla olduğuna dikkat çekmiş.

Irak'ta yalnız Amerikan ordusu eliyle uygulamaya konulan bir şiddet yok, yukarıda da söz ettiğimiz gibi iç kaynaklı bölünme, ülkedeki farklı gruplar arasındaki gerilim de şiddetin uzun vadede sona ereceği görüntüsü veremiyor. Kısa süre önce Kenya'da başlayan karışıklıklara ya da herhangi başka Afrika ülkesine baktığınızda da kolaylıkla görürsünüz: Beyaz adam kendisi olmazsa akılsız yerli güruhunun yine de kendi kanında boğulup gideceğini, kendini idare edemeyeceğini kanıtlamak için hem sömürü döneminde hem kısmen ülkeden el çektiği, ipleri yerlilere bıraktığı havası verdiği dönemde iç karışıklıkları, kabile ayrılıklarını, farklı gruplar arasındaki gerilimleri kaşımaya ve kışkırtmaya bayılır. Bu durum “vahşi yerliler”in değil yine emperyalizmin ortaya çıkardığı bir vahşettir, Fanon'un açıkladığı sömürge enstrümanlarından biridir. Hangi üçüncü dünya ülkesine baksanız mutlaka orada tam da Fanon'un tarif ettiği şekilde, beyaz adamın ülkenin başına sardığı düşük ya da yüksek yoğunluklu, sıcak ya da soğuk bir iç karışıklık bulursunuz. Ruanda'daki Hutu – Tutsi meselesi en acı örneklerden biridir. Beyaz adam gelir ve yerlilerin burun uzunluklarını ölçer ve olaylar gelişir, hokus pokus... Neredeyse bir milyon ölü, malumunuz.

Irak’ta yaşanan olaylara dönersek, bu toz duman ABD tarafından Ortadoğu’da başlatılmak istenen yeni bir sömürge öyküsünün başlangıcı olduğu havasını veriyor. ABD böylesi bir zorbalığı nereye kadar sürdürebilir, Irak'ta ciddi anlamda bir kurtuluş mücadelesi başlar mı soruları bir yana, Frantz Fanon'u tekrar hatırlayalım. Dilimize üç kitabı ve bir biyografisi kazandırılmış olan Fanon’un özellikle de bizim gibi netameli coğrafyalarda yaşayanlarca iyi bilinmesi gerek, Fanon'un biyografisine şuradan ve buradan ulaşabilirsiniz. Frantz Fanon İbrahim Fanon adıyla ölmüş, Cezayir bağımsızlık şehitlerinin yanına gömülmüştür. Fanon’un fikirleri, Filistinliler’e, Tamiller’e, İrlandalılar’a, Kara Panterlere, birçok ulusal harekete etki etmiştir.

Kaynakça: Yeryüzünün Lanetlileri - Orjinal isim: Les Damnes De La Terre- Frantz Fanon - Versus Kitap Yayınları / Düşünce Dizisi, Güngör Gençay – Evrensel Gazetesi - Dr. Fanon başlıklı makalesi (http://www.evrensel.net/03/04/24/kose.html#4), Hürriyet Gazetesi - http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=9111275

Asil mi vahşi mi?

Bir dönem Avrupa’da avlanmak yalnızca asillere verilen bir imtiyazdı. İngilizcede belki de bu yüzden “noble savage”, yani “asil vahşi” ifadesi kullanılır, bozulmamış, medeniyetten uzak yaşarken doğuştan gelen bilgeliği ve masumiyetini korumuş avcı toplayıcı birey olarak tanımlanabilecek bu ifadenin Fransızca karşılığı ise yalnızca “bon sauvage” yani “iyi vahşi”dir. Kültür, yani adı üstünde “ekin” tarımla başlar, göçebe, avcı toplayıcı insanlar toprağa hükmetmeyi öğrendiklerinde yerleşik hayata geçerler ve “medeniyet denen tek dişi kalmış canavar” işte bu noktada doğar…

Noble Savage” teriminin ilk kullanıldığı yer İngiliz John Dryden’in 1672′de yazdığı oyunu “Grenada’nın Fethi”dir. Ardından iyi vahşi neredeyse ikiyüz yıl boyunca Batı dünyasında gözden kaybolur, ta ki 1859′da Londra Etnoloji Topluluğu Başkanı John Crawfurd tarafından yeniden keşfedilene dek.

Vahşinin masumiyeti aslında bir mittir, tarım öncesi toplulukların bizden daha az savaşçı, daha az yıkıcı olup olmadıkları her daim tartışılagelmiştir. Birçok bilim ya da sanat insanı bu romantik miti eleştirirken faşizm propagandası olduğunu, dünyanın bir kısmını uygarlıktan ayırıp çifte standart yaratma arzusuna alet edildiğini dahi iddia etmişlerdir. Avcı toplayıcı grupların günümüz insanından daha fazla şiddetle iç içe yaşadığı ve pek çok bu tarz toplulukta nüfusun %90′ının her yıl bir kere savaşa katıldığını öne süren antropologlar vardır. Ne var ki bu çok cazip ve merak uyandıran bir tartışma alanıdır ve felsefe, edebiyat, sinema hatta resim sanatı için çekiciliğini hep korumuştur. Jean Jacques Rousseau Emile’e başlarken şöyle der: “Yaratan’ın ellerinde her şey iyidir, her şey insanoğlunun ellerinde bozulur.”

Mary Shelley’nin Frankenstein’ı da sıradışı ama çok bilinen bir noble savage örneğidir. Bu canavar aynı zamanda medeni dünyanın acımasızlığını vurgulayan bir idealdir. Tarzan, Daniel Defoe’nun karakteri Robinson Crusoe’nun dostu – hizmetçisi Cuma’sı, Hermann Melville’in Moby-Dick’teki Queequeg karakteri, yakın zamanda ülkemizde büyük ilgi gören, Marlo Morgan’ın Avustralya aborjinleriyle birlikte yaşanan bir serüveni aktaran “Bir çift yürek” adlı romanı da noble savage kavramı içine giren tanıdık temsilcilerdir.

1400′lerden itibaren Avrupa devletleri denizaşırı yerlere doğru genişlemeye başladılar, Afrika’da, daha sonra Asya’da, Uzakdoğu’da ve nihayetinde Amerika’da. Yeni gıda kaynakları, yer altı kaynakları ve bunları çıkartmak ve işlemek için köleler arıyorlardı. Pek çok yerli etnik grup öldürülürken bazıları da medeniyetin hizmetine (!) sunuldu. Avrupalılar yerlileri insan olarak tanımlasalar da sosyal, ekonomik ve entelektüel anlamda hiçbir zaman kendileriyle eşit görmediler. Bu süreçte ana karada bir “ilkel” ve “vahşi” imajı gelişti, soykırım sürerken diğer yandan uygarlığın iktidarı genişliyordu. “Soylu vahşiler” fikrinin aynı dönemde doğması tesadüf değil, bu kargaşanın içinde biraz denge arayışından, insaniyet arayışından doğmuş olabilir.

Bazı Hristiyanlar, insanın günahkar doğduğu inancından hareketle noble savage fikrine karşı çıkarlar. Evrensel çerçevede insan günahkardır, ilk günahla birlikte cennetten kovulması boşuna değildir. Filmleri insan doğasını derinden kurcalayan yönetmen Stanley Kubrick de noble savage’ı “İnsan soylu değil iflah olmaz bir vahşidir. İstikrarsız, kaba, yıkıcı, zayıf ve aptaldır. Objektif olamaz, bencildir. Şiddet doğasında vardır. Bunu baştan kabul etmezsek kendimizi tanımak ve tanımlamakta büyük hatalara düşeriz,” sözleriyle reddeder.

İyi vahşinin özelliklerini belirlemek farazi olacaktır, ama kabataslak beş maddeyle biraz yaklaşılabilir:

Ekolojik ermiş: İyi vahşi, doğayla uyum içinde yaşar.
Nazik insan: İyi vahşi nedensiz savaştan ve nedensiz şiddetten uzak durur.
Doğrucu Davut: İyi vahşi dürüsttür, hesapsızdır, doğası gereği aldatmak, yalan söylemek elinden gelmez.
Süper kahraman: İyi vahşi medeni insandan kat kat daha fazla fiziki dayanıklılık ve çevikliğe sahiptir.
Bilge şaman: İyi vahşi doğuştan getirdiği, sonradan öğrenilmemiş saf bilgiye ve ruhsal güçlere sahiptir.

Bu özelliklerin çoğunun abartılı olduğu düşünülebilir. Yine de örneğin Rus keşif subayı Vladimir Arsenyev’in kendi serüvenlerinden yola çıkarak yazdığı romanındaki cana yakın, sıcak orman adamı Dersu Uzala‘yı düşünürken gıpta etmeyen, içine su serpilmeyen azdır. Önce Sovyetler’in siyah beyaz, ardından 1975′te yine Sovyetler’in desteğiyle ama bu kez Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın dönemin pastel renkleriyle tadına doyulmaz bir fotoğraf albümü gibi sinemaya uyarladığı Dersu Uzala, insanın her zaman böyle yıkıcı olmadığı, bir zamanlar doğanın saf ve huzurlu bir parçası olarak yaşadığı inancını besler, yürekleri yumuşatır.

Sibirya’nın Ussuri nehri kıyılarında Tunguz boylarından Neney (o dönem Sovyetler’ce Goldi adı verilen) kabilesine mensup bir avcıdır Dersu. Hiçbir şey avlayamadığı ve ormanda aç karnına gezdiği bir gece, bölgeyi araştırmak ve yeni kaynaklar, yerleşime uygun yeni alanlar keşfetmekle görevli bir Rus subayı ve onun askerleriyle tanışır, subay Dersu’ya kendilerine rehberlik etmesini teklif eder. Medeniyet timsali, iyi eğitimli askerler Dersu’dan o güne dek hiç bilmedikleri bir şeyi, doğanın dilini, ormanın, suyun, güneşin ve ayın ruhunu öğrenirler. Filmi bugüne dek izlememiş olanlar için fazla açık etmeyelim ama Dersu daha sonraları medeniyetle tanışır ve sonu iyi olmaz.

Uygar insana egzotik bir cangıl gibi görünen yer aslında yerliler için oldukça kompleks, sistemli, bilinçli bir tarladır, zamanını, huyunu, nasıl yaklaşman gerektiğini bildiğinde cangıldaki meyvelerin tarlaya ekilen gıdalardan eksik kalır yanı yoktur. Cangılda yaşayan kabilenin de kendi içinde kuralları, eğitim sistemi, inançları, çekişme ve çatışmaları elbette vardır, bulunduğu coğrafya, nüfus faktörü ve başka şeyler dahilinde. Öyleyse buradan hem insanların aslında yoğun tarım faaliyetleriyle doğayı kirletmesine ve yormasına gerek olmadığı, iyi vahşiler gibi yaşandığında kişinin yine kendine yetebileceği sonucunu çıkartabilir hem de gerçekte cangılı işleyen, kullanan vahşilerin de o koşullar içinde ekip biçen, kirleten, yıkan, bozan insan kadar karmaşık ve saf dengenin dışında kalan bir canlı türü olduğu, yıkıcılığın insanın kodlarında her zaman var olduğu kanısına varabiliriz.

Doğada etrafını etkilemeyen, sarfiyatı olmayan bir hayvan aradığımızda hayal kırıklığına uğrarız. Yoktur. Atalarımız tüketimde bizim kadar hızlı olsalardı insan nesli şimdiye kadar çoktan yeryüzünden silinmişti, ama bu onların da tüketmediği anlamına gelmiyor. Bir teoriye göre 11 bin yıl önce Kuzey Amerika’ya varan ilk insanlar olan Clovis’ler çeşitli memeli türlerini avlayarak ortadan kaldırdılar, bu türlere ait fosillerin pek çoğu Clovis’lerden önceki döneme tarihleniyor. Buna karşın Clovis’lerin Mamut’lardan başka hayvan türlerini avladıklarına dair kanıt yok, ortaya çıkartılanlar yalnızca geniş Mamut avı alanları. Üstelik aynı dönemde Sibirya ve başka bölgelerde de bir çok türün insanların etkisi ile değil iklimsel değişikliklere kurban gittiği yönünde bulgular var.

Doğayla uyumlu yaşama ve doğuştan gelen bilgeliğe sahip çıkma (Jung’un da söz ettiği ‘insanlığın ortak bilinci, doğuştan gelen bilgiler’) unsurlarının bazı günümüz toplumlarında da etkilerini görebiliriz. Tek tanrılı dinlerin otoritesi altında yaşayan toplumlar gelenek, ahlak, dayanışma ve benzeri değerlere sahip çıkar, ne var ki çok tanrılı dinleri ya da ilkel şamanist, mitolojik, animist inançları uygulayan toplumların bu değerlere sahip çıkmakta geri kaldığına, çok ahlaksız, berbat durumda yaşadıklarına da şahit değiliz. Japonlar bunun en iyi örneğidir, nüfusunun büyük çoğunluğunun herhangi bir dine mensup olmadığını ifade ettiği, diğerlerinin de çok tanrılı Japon mitine, bir dinden çok felsefe olan Zen Budizmi, Şintoizme inandığı Japon toplumu geleneklerine en sıkı bağlı uluslardan biridir. Japon halkı ve Japon iktisadi kalkınmasının geleneklerden ve temiz ahlaktan feyz aldığı fikri Semavi dinlerin muhafazakarlarınca çok sık dile getirilir. Doğaya saygı, dürüstlük, cesaret, fiziki güçlülük ve çalışkanlık Japon kültürünün bildik öğeleridir. Japonlar, Çinliler, Hintliler kültürlerindeki bon sauvage’ı bazı unsurlarıyla günümüze taşımışlardır. Çoktanrılı inançların toplumlara bazı yönlerden daha fazla demokrasi kazandırdığı da söylenebilir. Öte yandan, Afrika halklarının birçoğunda buna rastlayamıyoruz. Misyonerlik, sömürü, açlık, fakirlik ve animist, feodal, kabileci, avcı toplayıcı geleneksel kültür çarpıştığında ortaya bir felaket çıkıyor. Afrika’nın zengin maneviyatı, soyluluğu medeniyetin ayakları altında can çekişiyor.

Soylu vahşi miti romantik bir mübalağa olabilir ama önemli bir gerçeği yankılamaktadır. İlkel yaşam kusursuz değildir, doğal seleksiyonun insana armağanıdır, medeniyetten üstün olan yanları inkar edilemez. Vahşiler insanüstü değildir, insanın nasıl olması gerektiğini bilen insanlardır, insanın doğadaki yerini çok iyi bilirler. Dünyaya verdiğimiz bunca zarar, acı ve kan, doğuştan gelen kötülüğümüzden mi yoksa acizliğimizden mi? Doğayla uyum içinde yaşamak için fazla zayıf olabilir miyiz? Medeniyet aczimizin meyvesi mi? Neden olduğumuz bunca yıkımın ardından daha fazla doğurmaya, çoğalmaya hakkımız var mı?

İnsanlıkla ilgili sorulacak daha sonsuz soru var. Bu medeniyet-soyluluk-ilkellik soruları da daha uzar gider. Önümüzdeki yazılarda anarko-primitivism‘e, yani meselenin birazcık siyasi kısmına girebiliriz. Bir de güvenlik, özgürlük meselesi var, uygarlığın getirdiği güvenlik ve konfor paranoyası ve hapsolmuşluk, ilkelliğin getirdiği özgürlük ve güvenlik. Noktayı şehirdeki odasında camdan bakarken dağlarını özleyen Dersu Uzala koysun filmden bir replikle: “İnsanlar bu kutularda nasıl yaşıyorlar?”

Kırmızının en derini “beni no hana”: Bir çiçeğin peşinde Japon edebiyatına giriş…

Yaz ortasında, Yamagata’nın dağlarında tarlalar parlak turuncu çiçeklerle dolar. Bu gösterişsiz “benibana” çiçekleri aslında Japonya’nın en değerli bitkisel boyalarının kaynağı ve Japon kültürünün önemli öğelerinden biri. Benibana’dan üretilen koyu kırmızı bir boya çeşidi olan Kurenai bir zamanlar öyle imrenilen bir lüks tüketim maddesiydi ki altından bile daha pahalıydı. Kozmetik ürünlerinde de kullanılan, özellikle de rujun ham maddesi olan çiçek, kadın zarafeti ve güzelliğini sembolize eden bir tutkuydu. Her anlamda “benibana”nın Japonya’da köklü bir tarihi ve heyecan verici bir öyküsü var…

Japonca’da “benibana” ve “beni no hana”, İngilizce’de “safflower”, Türkçe’de ise “aspir” ya da “yalancı safran” ismiyle bilinen bu çiçek papatyagiller (Asteraceae) familyasına ait. Anavatanının Mısır ya da Arabistan yarımadası olduğu düşünülmekte. Genellikle 80–100 cm arasında boylanabilir. Görünüşü devedikenini andıran çiçeğin yapraklarında keskin dikenleri var.

“Beni no hana
Kaş fırçalarını –
Anımsatıyor”Matsuo Bashō (1644-94)

Benibana’nın Japonya dağlarında ilk kez belirişi
Geçmişte çoğunlukla boya elde etmek için üretilen Benibana, günümüzde yağlı tohumları nedeniyle gıda sanayisinde kullanılıyor. Arap tüccarlar çiçeği Hindistan’a ve İpek Yolu’nu kullanarak diğer coğrafyalara hem kumaş boyası hem de pahalı baharat safrana bir alternatif olarak yaydılar. Bu nedenle Türkçe’de olduğu gibi pek çok kültürde bitkiye yalancı safran denildi. Benibana’dan elde edilen kırmızı renkle önce Çinlilerin gözü kamaştı, bu rengi güzel ipeklerde kullanmakta gecikmediler. 7. yüzyılda ise Benibana nihayet Japonya’ya ulaşarak en çok benimseneceği yeri bulmuş oldu. Japon kültürü çiçeği diğer herkesten daha fazla beğeni ve hevesle sahiplendi.

“Çamaşır sepetinde modası geçmiş, mat pembe bir gömlek vardı, bir de yine aynı renk çizgiler taşıyan koyu kırmızı bürokrat giysisi… Her dikiş ve her çizgi birbirinin aynı olmakta sıkıcı bir biçimde ısrar ediyordu. Bunları giyemezdi. Kendini eğlendirmek için prensesin şiirinin yanına bir şeyler karaladı:-Korkarım kırmızı en sevdiğim renk değil.
Öyleyse niye izin verdim gömleğimi boyamasına “beni no hana”nın?
Öyle bir çiçek ki, renklerin en derin özünü taşıyor.-

Beni no hana’nın gizli bir şeyleri işaret ettiğini düşündü Tayu…

-Boyacının acemi ellerindeki bu pembe elbise,
Lekelenirse eğer, dönüşü yok, bu çok üzücü olur.-“

Genji Monogatari, 11. yüzyılın başı, Murasaki Shikibu

Benibana herkes tarafından yararlı bir bitki olarak görüldüyse de, rengini verdiği kozmetik ürünleri ve kumaşlar nedeniyle en çok “asil”lerin çiçeğiydi. Bürokratlar kırmızı elbiseler giyerdi. Kırmızı ipek kimonoların da insana şifa verici etkilerinin olduğuna, benibana ile boyanan iç çamaşırlarının ise giyeni sıcak tuttuğuna inanılırdı. Çiçeğin yağlı tohumlarından elde edilen kırmızı ruj düğün törenlerinde kullanılırken, yine bu tohumlarından cildi nemlendirici bir vücut losyonu da yapılırdı. Tıp alanında ise benibana ateş düşürücü ve ağrı kesici olarak kullanılıyordu.

“Beni no hana
Dökülünce bir damla
Sudur basitçe.”
Chiyo-ni (1703-75)

Saray asilzadelerinin yoğun talebiyle benibana dağlık Kuzey Japonya’da yoğun biçimde yetiştirildi. Yamagata bölgesi toprağı ve iklimiyle bitkinin gelişimi için uygun bir bölgeydi. Mogami nehri etrafındaki ekim alanları en başarılı olanlarıdır. Üretilen boya ve kozmetik nehir yoluyla Japon denizi sahiline, oradan Biwa gölüne ve sonunda da başkent Kyoto’ya ulaştırılıyordu. Benibana Yamagata çiftçilerine hatırı sayılır bir refah sağlamıştı, saray çiftçilerin pahalı mahsullerini korumaları için silahlı birlikler kurmalarına izin vermişti. Kalın duvarlar ve silahlı korucular benibana’yı feodal sistemin bölgedeki temeli haline getirmişti. Benibana’dan üretilen boya ve kozmetikle Kyoto yollarına düşen tüccarlar, başkentten başka değerli eşyalarla dönüyordu, bu lüks ürünler Yamagata’nın zengin çiftçi ailelerince satın alınıyordu.

Yamagata ve Basho
Yamagata bölgesi önemli bir askeri nokta olması ve benibana endüstrisi nedeniyle Edo döneminde altın çağını yaşadı (1603–1867). Bölgeyi refaha kavuşturan çiçeği kutlamak için günümüzde de her yıl yaz aylarında benibana festivali düzenlenir.
1649’da, büyük haiku şairi Matsuo Bashō beş ay boyunca Yamagata ve Kuzey Japonya’yı gezmişti. Basho bölgede önemli izler bıraktı, şiirlerine de bölgenin izlerini sıkça yerleştirdi. Bölgedeki ünlü dağ tapınağı Yamadera’yı da ziyaret eden şair, en bilinen ‘haiku’larından birini burada yazmıştı:

“Bu sessizlikte,
Kayalara saplanıyor
Cırcır böceklerinin ötüşü”

Yöredeki Basho müzesinin civarında cırcır böceği “haiku”sunun yazılı olduğu bir taş tablet ve kayaların üzerinde oturan Basho heykeli de görülebilir.

Omohide Poro Poro
Isao Takahata’nın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, 1991’de yayınlanan Japon animasyonu Omohide Poro Poro (Only Yesterday, Sadece Dün) şehrin monoton atmosferinden kaçarak Yamagata’nın benibana tarlalarına yaptığı yolculuğu aynı zamanda çocukluğuna yaptığı bir içsel yolculuğa dönüştüren Taeko’nun öyküsünü anlatır. Taeko 27 yaşında, hiç evlenmemiş, Tokyo’da yaşayan yalnız bir bayandır. Yamagata’ya yolculuğu ve buradaki tatili esnasında kendisini oldukça terapötik ve nostaljik bir hissiyatın içinde bulan Taeko, çocukluk anılarına geri döner. 1966 yılının saf hatıraları ile 1982 senesinin gerçekleri arasında gidip gelen Taeko kariyerine ve özel hayatına ilişkin önemli kararların eşiğinde olduğunu fark eder. Filmin arka planında benibana’nın üretim safhaları, bitkinin ekim alanlarının ekolojik sorunlar ve mali kaygılar nedeniyle daralmış olması, üreticilerin çektiği zorluklar anlatılır, benibana üretiminde çalışan çoğu köylü kadının kendi yaptıkları rujları satın alıp süremediği, köydeki genç kızların ise artık benibana rujları yerine Puma marka ayakkabılara sahip olmak istedikleri ancak bunun için de gerekli parayı ayıramadıkları, marka tutkusuyla mutsuz oldukları gibi değişik noktalara dikkat çekilir.

Genji Monogatari
Murasaki Shikibu adlı bir Japon kadın yazar tarafından 11. yüzyılın başında kaleme alındığı düşünülen (Shikibu’nun 1015′de öldüğü göz önüne alınırsa) “Genji’nin öyküsü”, bazı edebiyatçılar tarafından, üslubu açısından dünyanın en eski romanı olarak kabul edilir. 1976 yılında Edward G. Seidensticker tarafından, 1650 yılına ait Japonca baskısından İngilizceye kazandırılması ile tüm dünyanın ilgisini çekmişti. Romanda, hizmetkârlar hariç, 430 karakter vardır. 6. bölümü “Benibana” adını taşıyan roman, Japon edebiyatında “benibana”nın en çok bahsinin geçtiği eserlerden biri.

Günümüzde Japonya dışında benibana (aspir) (Carthamus tinctorius)
Modern çağda aspir’in kozmetik ve tekstil alanında kullanımı yok denecek kadar azaldı, bitki artık çoğunlukla margarin, sıvıyağ ve biodizel için üretiliyor. Aspir yağı, sabun, boya, vernik, cila olarak kullanıldığı gibi, Linoleik asit içerdiğinden yemeklik yağ kalitesi yüksek. Küspesi ise hayvan yemi olarak kullanılıyor (küspesinde ortalama % 25 protein vardır). Aspir, Türkiye’de Eskişehir, Burdur, Isparta gibi belli yörelerde üretilmekte.

Salı, Şubat 21, 2006

The Interpreter: Kar üzerindeki kan damlaları gibi Afrika'nın sesleri


Türkçe adıyla "Çevirmen"... Sonuçta bir Holywood filmi olmaktan vazgeçemiyor... Ama sırf Nicole Kidman'ın kar beyazı dilinden Afrika'nın seslerini duymanın cazibesi için seyredilir... Kısmen Amerikan propagandasından da uzak durduğu söylenebilir filmin, daha çok Birleşmiş Milletler'in tarafında görünüyor (sanki ABD ile BM birbirinden çok bağımsız yapılarmış gibi!..)
Her ne kadar çeşitli önyargılardan, bazı Holywood klişelerinden kurtulamasa da keyifle izleniyor, dediğim gibi... Tavsiye olunur. DVD'sini izledim geçen akşam...

Çarşamba, Kasım 16, 2005

Alpha

Uzun zamandır yoktum ortalıklarda, ama Alpha'cığım için döndüm geri. Dinliyorum kendisini şu anda. Alpha Blondy: candır ciğerdir, Bob Marley'in güzel bir mirasçısıdır... Ne diyeyim, dinleyin keyiflenin, insan olduğunuzu hatırlayın... Samimiyet, şefkat, güneş, hattâ gökkuşağı, rengarenk ve de sıcacık yani...

Batı Afrikalı bir reggae'cidir kendileri... Bob Marley müziğinde hep Afrika'dan beslenmeye çalışırken Alpha Marley'in dünyasına, Jamaika'ya öykünmüştür... Sonraları kendi üslubunu oturtmuştur.

Fransa'da yaşamakta halen. En ünlü şarkılarından birisi Jerusalem. Dinlerüstü bir kişiliği var kendince. Nevi şahsına münhasır harika adam, güldür güldür hayat akıyor müziğinden... Kara kıta üşümüş yalan dünyanın soğuğundan, medeniyetin yabaniliğinden üşümüş, Avrupa'nın göbeğinde, Fransa'da ateş yakmış sokaklarda; tam zamanıdır Alpha'yı dinlemenin...

Pazartesi, Temmuz 04, 2005

Afrika'ya yardım

Yıldırım Türker

Tony Blair ve Bob Geldof geçen gün MTV müzik kanalına çıktı. Blair, 24 ülkeden 59 gencin sorularını yanıtladı. Mide bulandırıcı olan, 20 yıl önce anlı şanlı 'Live Aid' konserlerine imza atmış olan 'Sir' unvanlı Bob Geldof'un başbakanla kan kardeş görüntüsü sunan samimiyetiydi. Geldof, Blair'e yönelik muhabbetini dünyanın gözleri önünde biraz olsun yatıştırmaktan geçtim, "Sorun, bu adamla sıklıkla hemfikir olmam. Ama şimdi rock televizyonuna çıktık ve ben de yardakçısı gibi görünmek istemiyorum" demekte de bir sakınca görmüyordu. G8 zirvesi hakkındaki soruları dikkatle karşılayan Blair, gençlere fazla umutlanmamaları konusunda telkinde bulunuyor, yardakçısı olmayan Geldof da lafı kapıp, Blair'in zirvedeki konumunu açıklıyordu: "Golf sahası olan beş yıldızlı bir otele gidip diğer yedi adama 'bu kürenin tarihinde bugüne değin elde edilmiş en büyük demokratik vekâletle geldim' diyecek. Ya reddedecekler ya da kabul edecekler." Sonuçta Blair'in de bizden, gençlerden, Afrika'nın geleceğinden endişe duyanlardan, iyi insanlardan, vicdan kulübünden olduğuna kalıbını basıp kefil oluyor, işin diğer yedi adamın yola getirilmesine kaldığını vurguluyordu. Blair Afrika'yı gündeme alarak Irak konusunda aldığı yaraları sarmayı kafaya koymuştu besbelli. Geldof da onun diğer liderlerden olumlu yanıt alamadığı takdirde suçlanamayacağını belirtiyor, "B planı ise, her gece televizyon ekranlarından görkemli renkler içinde ölüm karnavalının devam ettiğini izleyerek bu yoksulluk pornografisine kendimizi bırakmak" sözleriyle programa gelmeden sıkı bir metin çalışması yapmış olduğunu açık ediyordu. Rock yıldızıyla Irak şahini başbakanın bu mutlu ve uyumlu işbirliği görüntüsünün pornografisine teslim olamayanlar, içlerinde terletmekte oldukları o kaşındıran sorunun yanıtını belki de kendilerine veriyorlardı. Afrika'nın canını kurtarmaya aday olan bu dil hangi gerçekleri saklamaya talip? Uygar dünya çok yaşa 'The Guardian'da yazan George Monbiot'un 'Egemenlerin Ozanları' adlı makalesi de aynı sorunun etrafında dönüyordu. Monbiot, makalesinde öncelikle G8 zirvesinde asıl tehlikenin protestoların şiddete varması değil fazla uslu olması ihtimali olduğuna parmak basıyor ve açıklıyor: "Daha açık konuşayım, tehlike Bono ve Bob Geldof'un belirlediği gündemin peşine takılmamız." Bono ve Geldof'un benimsemiş göründükleri hakemlik rolünün giderek tehlikeli bir biçimde bizim adımıza liderlerin kararları hakkında yargılara varan bir çizgi izlediğini belirtiyor Monbiot. Buna örnek olarak da G7 Maliye bakanlarının iki hafta önce açıkladığı, dünyanın en yoksul ülkelerinin borçlarını silme paketine göstermiş oldukları tepkinin altını çiziyor. Geldof'un, "dünyanın her köşesinde kampanya yürüten milyonlarca insan için bir zafer" açıklamasıyla Bono'nun elbette daha 'cool', "mütevazı bir tarihsel an" kutsaması gerçekten de bu iki 'iyi niyetli' ama yetersiz muhalifin neler pahasına bir uzlaştırma çabası içinde olduklarının ağır bir göstergesi. Çoğu Sahra çölünün güneyinde yer alan 18 ülkenin borçlarının silinmesinin kısa vadede Afrika'ya bir ferahlık getirmesi bekleniyor elbette. Borçların silinebilmesi için öne sürülen şart, söz konusu ülkelerin borçlarını ödeyebilmeleri için bir program çıkarabilmiş olmaları. Bu da elbette dayatılan özelleştirme programlarıyla mümkün. Nitekim ekonomist Sanjay Suri'nin analizine göre, G7 ülkeleri için özelleştirme programı, uzun vadede borçların geri ödenmesinden çok daha kârlı. Suri'nin dikkatimizi çektiği bir başka nokta da gelişmiş ülkelerdeki çiftçilere sağlanan devlet desteğinin sona erdirilmesinin gündeme getirilmemiş olması. Devlet tarafından desteklenerek maliyeti düşürülmüş tarım ürünleriyle gelişmekte olan yoksul ülkelerde üretilen tarım ürünlerinin rekabet edebilmesi imkânsız. Afrika'da yoksulluk, AIDS ve tedavi edilebilir hastalıklardan ölen çocuk sayısı düşünüldüğünde kısa vadeli bir rahatlamanın hiçbir sorunu çözmeyeceği açıkça görülüyor. Sanjay Suri lafı hiç dolandırmadan bağlıyor: " G7 zirvesinde maddi yardım ile ilgili öne sürülen koşullar, Afrika ülkelerinin İMF ve Dünya Bankası'nın ekonomik programlarına bağımlılığının devamını sağlamaya yöneliktir." Bono ve Geldof'un G7'nin bu kararını zafer olarak adlandırıp ayakta alkışlaması bilerek ya da bilmeyerek saklamaya talip oldukları gerçekleri de açık ediyor. Monbiot da lafı gediğine koyuyor: "Bu adamlara (Bush, Blair ve onların iki ozanına) kulak verirseniz, zengin ülkelerin Afrika'nın borç ve silah batağına sürüklenmesinde, kaynaklarını yitirmesinde, kamu hizmetlerinin çöküşünde, zenginliğin ve gücün güvenilmez liderlerin elinde toplanmasında hiçbir rolü olmadığını sanabilirsiniz. Onları dinlediğinizde, G8'in dünyanın yoksullarına yardım etmek için tasarlanmış bir proje olduğuna inanabilirsiniz. Bu iki rock yıldızından bugüne kadar iktidarı eleştiren tek bir laf işitmedim. Görünen o ki, güçlü ile zayıf arasında bir konsensüse varılabileceğine; zengin ve yoksulun aynı kâğıda bakarak şarkı söyleyebileceği bir küresel koro kurabileceklerine inanıyorlar. Anlamadıkları şu: G8 küresel hâkimiyetin araçlarını elinde tuttukça, ortak bir barış ve sevgi marşı ancak eski CocaCola reklamı kadar anlamlı olabilir." Dev konserler ağı Afrika'nın can çekişmesini neredeyse kadere bağlayan, yardımı yoksulu ezerek, iyice borçlandırarak, uygar bellenen ülkelerin yüreğine su serperek örgütlemeye çalışan, her şeyin ötesinde muktedirleri muhatap alarak üreyen bu dil, dev konserlerle olağanüstü bir şova el verdi. Yine Monbiot'un Radikal'de de yayımlanmış yazısından alıntılayalım: "İktidar sorununa yanıt, güçlünün meşruiyetini reddeden ve kontrolü onun elinden almaya çalışan siyasi hareketler inşa etmektir: yani tam da Bolivya'daki insanların bugün yaptığını yapmaktır. Fakat Bono ve Geldof tam tersini yapıyor: iktidara meşruiyet kazandırıyorlar. Bush ve Blair gibi adamların bakış açısından mesele gayet basit: Bu saçlı sakallı insanlara bizimle aynı platformu paylaşma izni veriyoruz, birkaç tane bedavadan jest yapıyoruz ve karşılığında onların övgülerini kazanıp taraftarlarını kapıyoruz. İşbirlikçilerimizin kutsallığı bizi de arıtıyor. Eğer bu hile işe yararsa, bize karşı olan hareketler zayıflayacak, dünyanın sorunlarının çözüldüğü gibi bir yanılsama hasıl olacak. Irak'taki küçük maceramızın ve Bagram ve Guantanamo Körfezi'ndeki münasebetsizliklerimizin ardından kamuoyunun gözünde temize çıkacağız. Sömürmeye devam etmek istediğimiz ülkeler, bizi düşmanları değil, dostları olarak görecek." Evet, Afrika, bir kez daha, 'muhalif olmanın', 'vicdanlı olmanın', 'şık ve cool olmanın', 'kentli olmanın' ve daha birçok insanlık halinin popüler çağrısı olarak tescillendi. Tişörtler, bandanalar hazırlandı. Yüzünde sinekler uçuşan, ölüm eşiğinde çocukların görüntüleri eşliğinde gözyaşları içinde sallanıp duruyor kuzey yarımküreliler. Vicdanlar temizlendi. 8 lideri ikna edebilmek için milyonlar imza verdi. O liderlerin içlerindeki iyiyi, temizi, hayırlı olanı çıkarabilmek için seferber oldu yeni milenyumun yorgun rock'çuları. Bu çabanın altında, konserlerde 'independence/bağımsızlık' kelimesiyle birlikte sıkça kullanılan 'interdependence' yani karşılıklı dayanışmanın saf ruhunu görebiliyorsanız, size iyi danslar.

Perşembe, Haziran 16, 2005

Pac-Man 25 yaşında

Efsane video oyunu Pac-Man 25’inci yaşını kutluyor. Pacman, oyuncuya oyunu bütünüyle kontrol etme hissi uyandırmasıyla video oyun sürecinde bir kilometre taşı oldu.

Labirent yollardan oluşan platformda noktaları yiyen hayalet bundan 25 yıl önce yaratılmıştı. Oyunun popüler olduğu 1980’lerin başından bu yana, Pac-Man video oyunlar dünyasında bir simge haline geldi. ‘Phoenix: The Rise and Fall of Videogames’ (Phoenix: Video oyunlarının Yükselişi ve Çöküşü) kitabının yazarı Leonard Herman, Pac-Man’nin birinci elden oyun kontrolü sağlayan ilk oyun olduğuna dikkat çekiyor. Herman’a göre, Pacman, oyuncuya, kahramanı bütünüyle kontrol etme hissi uyandırmasıyla video oyun tarihinde bir kilometre taşı oldu.

PİZZANIN DİLİMİ EKSİK ÇIKINCA
Japon oyun tasarımcısı Toru Iwatani, Pac-Man’in ilhamını bir pizzadan aldı. Gece geç saatlere kadar çalışan Iwatani bir gece, ısmarladığı pizzanın bir diliminin eksik olduğunu farketti. Iwatani pizzanın hayali bir yaratık tarafından yenmiş olduğunu düşündü ve Pac-Man fikri bundan doğdu. Oyunun yaratttığı ‘Pac-Mania’ (Pac-Man manyaklığı) akımı basit bir oyun merakından ibaret değil. ABD’de piyasaya çıkmasıyla oyun müthiş bir ilgi gördü. Kahve fincanı, kalem, poster, tekstil gibi lisanslı yan ürünlerle birlikte Pac-Man video oyun sektörünü aştı ve bir kültürel fenomene dönüştü. Buckner & Garcia’nın 1982’de çıkan ‘Pac-Man Fever’ parçasıyla da Pac-Mania zirve yaptı.Billy Williams adlı bir oyuncu 1999 yılında, Pac-Man’i 256 level sonunda bitiren ilk ve tek kişi olmuştu. Williams, oyun sonunda 3.333.360 puan elde ederek bir rekor kırmıştı.

Salı, Haziran 14, 2005

Pink Floyd yine birlikte

Batı dünyası yapar böyle işler, Afrika'daki açların şerefine müzik dinler dans eder... Güzel tabii, Pink Floyd iyidir, hoştur, gönüllerde taht kurmuştur, duvarları yıkmak istemiştir çünkü... Ama ABD abuk subuk işgaller, vahşetler için bi ton para harcamasa, dünyanın yüzde beşi kalan yüzde doksan beşin hakkı olan ekmeği tek başına yemiyor olsa zaten böyle şeylere gerek kalmayacak, doyacak kara gözlü Afrika bebelerinin karnı...
Keşke müziğin gücü işgalleri, savaşları, açlıkları kökten bitirmeye yetse.

"Pink Floyd bir arada
Efsanevi rock grubu Pink Floyd tam kadro yeniden bir araya geliyor. Grup, 2 Temmuz'da Afrika'daki yoksullukla mücadeleye destek vermek için düzenlenecek 'Live 8' konserlerinin Londra ayağında birlikte sahneye çıkacak. Böylece 1980'lerin ortasında gruptan ayrılan kurucu Roger Waters, grup üyeleri Dave Gilmour, Nick Mason ve Richard Wright ile 24 yıl sonra ilk kez bir konserde buluşacak. Gitarist David Gilmour açlıkla yüz yüze uluslar olduğu düşünüldüğünde geçmiş kavgalarının önemsiz olduğunu söyledi. Hyde Park'taki konsere katılacaklar arasında Madonna, REM, U2, Coldplay, Paul McCartney, Elton John, Robbie Williams da var."

Cuma, Haziran 10, 2005

Yeniçeriler'le yarasa Batman bizim Batman'da buluşmuş(!)

Net'te gezinirken gözüme çarptı bu harikulade absürd haber! Haberin her tarafı absürd, sözü edilen çizgi romanın kendisi absürd, Doğu Perinçek amcanın filan yorumları daha da absürd..!

ABD'de Yeniçeriler'in başrolde oynadığı çizgi romanların amacı ne?
Osmanlı Devleti'nde "Ordu" denilince ilk akla gelen "Yeniçeriler" ABD'de karikatür kitaplarına konu oldu. Fakat bu çizgi kahraman, erkek değil bayan Yeniçeri!

Yeniçeri Selma Tolon
Dünyaca ünlü çizgi roman yayınevi Marvel Comics'in yarattığı Yeniçeri (Janissary) isimli kadın kahraman, irticaya karşı mücadele ediyor. Doğaüstü güçlere sahip Türk kahraman Yeniçeri'yi canlandıran Selma Tolon isimli doktor, irticacı general Anka Kazım'ın yaptığı darbeyi önlüyor.
Yeniçeri'nin de içinde yer aldığı Planet Detective Comics serisi, ABD'de 2000 yılında 8 ayrı derginin yıllığı olarak yayınlandı. 'Ülkede ve tüm dünyada kahramanlık' başlığıyla sunulan dizi, şirketin kadrolu kahramanlarının (Kaptan Amerika, Batman, Superman vb.) Arjantin, Tunus, Yunanistan, İngiltere, Meksika, Türkiye ve Japonya'nın yerel kahramanlarıyla birlikte kötü güçlere karşı savaşını konu alıyor. Japonya'da Bushido, Yunanistan'da Nemesis, Türkiye'de Yeniçeri ve Tunus'ta Sala gibi ülkelerinin mistik güçlerine sahip kahramanlar, ABD yardımı alarak kötülüklere karşı mücadele ediyor.

Güncel politikadan izler taşıyor
Ancak seride ilgi çekici bir unsur var. Kötülüklere karşı savaşan dünyanın dört köşesinden yerel kahramanlardan biri olan Janissary'nin (Yeniçeri) hikayesi silah arkadaşlarınınkinden daha politik ve daha sofistike. Yeniçeri'nin yaklaşık 5 yıl önce çizilen öyküsü, ABD'nin; Türkiye, Balkanlar ve Ortadoğu politikalarının izlerini taşıyor.
Ayrıca çizgi romandaki karakterlerin özellikleri de şaşırtıcı. Osmanlı tarihinde görülmeyen şekilde Yeniçeri bir kadın. İrtica odağı ise, onunla en çok mücadele eden ordudan üst düzey bir komutan. Olayın geçtiği mekan ise, yayınlandığı tarihlerde Türkiye'nin tüylerini ürperten cinayetleriyle gündeme gelen Hizbullah terör örgütünün merkezi Batman.
Bu politik kurgu ve günümüzle olan benzerlik Türkiye'nin önde gelen 'çizgi' internet sitelerinden www.cizgiroman.gen.tr'nin yazarlarından Ümit Kireççi'nin de ilgisini çekmiş. Serinin diğer öykülerinde kurgunun son derece basit ve yüzeysel olduğunu belirten Kireççi, şu görüşleri savunuyor: 'Doğu-Batı arası köprü, irticacı subaylar, Atatürk'ün mirasını yıkmak isteyen aşırı İslamcılar, Balkanlar ve Ortadoğu'ya kadar yayılabilecek bir savaş, gericilik ve kaynayan Güneydoğu. Açıkçası öyküyü parçalara ayırdığımızda karşımıza ABD'nin Türkiye politikasına dair güçlü veriler çıkıyor. Ya da iyi ve yumuşak bir deyişle bizim yaşadıklarımızın çarpıtılmış bir aynası. Ancak kesin olan Türkiye'nin AB'ye girme sürecinde ABD'nin desteği, aşırı uç İslamcı kesime karşı mücadelesinde yardımları, Apo'nun yakalanması karşımıza çıkıyor.'

ANKA KAZIM ATATÜRK BARAJI'NI YIKACAKTI
Malatya'da adı Anka Kazım olan bir general askeri darbe gerçekleştirip, Türkiye'de irticai temelli bir yönetim kurmak için ayin yapar ve İblis'i yardıma çağırır. İblis onun deyimiyle bir tür şeytan değil, 'Onurlu bir melektir'. İblis Kazım'a bütün dünyayı önerir ve olaylar başlar. Türkiye'nin her yanından Osmanlı askerlerinin zombileri dirilerek saldırıya geçer. Gerici bir zihniyetin açtığı yolda kötülük dirilmiştir. Yeniçeri olaylara müdahale eder ama tek başınadır. General Anka Kazım'ın televizyon konuşması Batman, Green Lantren, Aquaman ve Wonder Women tarafından dinlenmektedir. Auqaman'ın sorusu üzerine Batman, duruma müdahale etme kararı alır. Ve Batman şu can alıcı sözleri eder: 'Başka çaremiz yok, Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya ve Kuzey Afrika'ya kadar yayılmıştı. Yani bu sorun Türkiye'yi aşacak kadar büyük.'

'Önce vatan'
Gerici generalin çağırdığı İblis, Atatürk Barajı'nı yıkmak için harekete geçer. Süper kahramanlar, barajı kurtarır ve general safdışı edilir. Aquaman, Yeniçeri'ye süper kahramanların oluşturduğu JLA'nın (Justice League of America- Amerikan Adalet Birliği) üyesi olmayı teklif eder. Ama Yeniçeri, 'önce vatan' diyerek teklifi reddeder.

DOĞU PERİNÇEK: TÜRKİYE'Yİ BÖLECEKLER
'Bugüne kadar hep kahramanları ABD'li yapan şirket, yürüttüğü projede Türkiye'yi piyon olarak gösteren kahramanı yaratmış. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nde, Türkiye, Ortadoğu ve Doğu'ya karşı müdahale eden güç olarak sürülmek isteniyor. Türkiye, Batı için güvenlik üretecek, jandarmalık yapacak. Tabi bu süreçte Türkiye'yi Osmanlı'ya dönüştürerek etnik gruplar oluşturulacak. ABD emelini bu dergide kademe kademe göstermiş. Darbe yapmak isteyen irticacı general Doğu'da örgütleniyor. Geçmişte de örneği görüldüğü gibi Türkiye'yi darbe ile etnik gruplara bölmek isteyen kişilere o bölgede hep destek olunmuştur.'

SELMA TOLON'UN BENİMLE ALAKASI YOK
Tolon soyadını taşıyan kahramanla ilgili görüşleri sorulan 1'inci Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon 'Sizin ve özellikle TSK'nın irticaya karşı hassas olduğunuz biliniyor. Acaba bundan yola çıkılarak bu soyad özellikle seçilmiş olabilir mi?' sorusuna 'Selma Tolon diye bir yakınım yok. Bunun tamamen tesadüf olduğunu düşünüyorum. Ayrıca sadece Türk Silahlı Kuvvetleri değil bütün Türkiye irticaya karşı hassas' yanıtını verdi.

AHMET OKTAY: ORTADOĞU PROJESİ İLE İLGİLİ OLABİLİR
Çizgi romanı görmediğim için hangi karakter neyi sembolize ediyor bilemiyorum. 'İblis' her şey, herkes olabilir, İblis Tanrı'nın katında da melektir. Mürteci general, General Anka Kazım da başta Kenan Evren olmak üzere birçok kişi olabilir. Amerikalılar için Türkiye egzotik bir ülke bu nedenle esrarengiz bir kurgu yapmış olabilirler. Çizgiromanda geçen öykü Büyük Ortadoğu Projesi ile ilintili olabilir. Yeni düzende Ortadoğu'nun işlevi Türkiye'nin işlevi ne olacak bu bağlamda bir mesaj veriyor olabilir.

ÇİZGİ DÜNYA'NIN DUAYENİ: MARVEL
X-Men, Hulk, Spiderman, Avengers gibi efsanevi çizgi roman karakterlerinin yaratıcısı olan Marvel Comics, beş binden fazla tescilli karakteri bünyesinde barındırıyor. Eğlence dünyasının karakterlere dayalı şirketleri arasında en büyüklerden biri olan Marvel'ın başlıca faaliyet alanları eğlence, lisans, yayıncılık ve oyuncaklardır. 1930'lu yılların başında Timely Comics olarak kurulan yayınevi, 1939'da yayımladığı Marvel Comics adlı çizgi romanıyla ilk karakterlerini okurlara sundu. II. Dünya Savaşı'nın patlak verdiği 1940'lı yıllardan itibaren de Hitler'e karşı savaşan Kaptan Amerika karakteriyle popülerliğini artırdı. 1950'lerde zor günler yaşayan çizgi roman dünyasındaki olumsuzluklardan etkilenen firma, on sene içinde eski popülerliğine tekrar kavuşarak günümüzde çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren dev bir firma haline geldi.

Haber: 11 Mart 2005, Akşam.

Pazartesi, Mayıs 16, 2005

Kara biberim, top top şekerim. Meşhur türkücü Zeliha Bilir hanımefendiden... (Zehra mıydı adı, Zeliha mı? :)

Masamda çöreğimi yiyip meyve suyumu içiyorum: Vaziyet bir Pazartesi sabahı için oldukça iyi! Asıl olay öğlenden sonra, şimdi sadece telefon ve faxlar var ilgilenilecek, öğleden sonra ise kalabalık, gürültü, gelen giden, işler... Burası bir yerel gazete, küçük bi şehrin önemli odak noktalarından biri: Medyanın gücü yani :) Dolayısıyla hareketli bi mekan.
Bizim genel yayın yönetmeni kitap çıkartıyor, buranın, yani Bandırma'nın tarihi ile ilgili bugüne kadar yazılmış en kapsamlı, belki de tek kitap... Antik çağdan Kurtuluş Savaşı'na kadar uzanıyor, yerel tarihten hareket edip bütün Anadolu tarihine göz atıyor bi bakıma... Yayınevi Ekim ayını vermiş baskı için.

Cumartesi, Mayıs 14, 2005

Cumartesi bencilliği

Benim sevgili egosantrik Cumartesilerim.... Hiç bi güç çalıştıramaz beni bugün: TATİL, TATİL!!! Arkadaşım, dünyanın en geyik webmaster'ı olur kendisi, geldi bi ara, iki yılda parça parça yenileyebildiğim bilgisayarımın eski monitörünü, eski cd-rom'unu, eski yazıcısını, eski faresini ve eski klavyesini aldı, yani '99 yılında babamın bana aldığı külüstür Vestel Asteo'dan geriye hiç bi iz kalmadı! Özliycem onu, ilk bilgisayarımdı, peşin paraya almıştı babam, çok istemiştim... Oysa topladığım bu yeni bilgisayar için 24 ay taksit ödiycem... Geyik webçi dükkan açıyo, benim saf arkadaşım girişimciliğin sarp yollarında yürüyecek, ticaret ilmini okumayı sökecek genç yaşta(!) Bunu yaparken benim eski makine de ona yardım edecek, yani hayırlı bi iş yaptım aslında, içim rahat. Bizim külüstür artık yeni açılan bi reklam ajansının yedek makinesi!
Bu blog işi beni tereddüte düşürüyor biraz, buraya havadan sudan şeyler koyuyorum, ufak çaplı bi kişisel gazete gibi olur demiştim, ama burayı gerçek anlamda günlük gibi kullanmayı da istiyorum, diğer blogları okuyunca iştahım kabarıyor. Öte yandan, kişisel bi günlüğün herkese açık olan internet gibi bi ortamda ne işi olabilir diye soruyorum kendime... Ama yazdığımız, söylediğimiz her şey şişeye yerleştirilip denize bırakılan mesajlar gibi diil mi bi yandan da...? Şişedeki mesaj bi kıyıya vursun, birileri mesajı okusun diye bi şeyler yazar, bi şeyler söyler insanlar... İnternet üzerinde diil de herhangi bi defterde tutulan günlüğünün de bi gün birilerinin eline geçmesi isteğini duyuyordur heralde insan içten içe... Yani günlük yazmanın kendisi zaten başlı başına bi deşifre olma, kendini başkalarına gösterme girişimi... Di mi..? Dolayısıyla günlüğün internette tutulması da tuhaf diil...?
Evet evet.. Kendimi ikna ettim sanırım :)

Tam tamın sesi uzaktan hoş gelir!

Afrika müziği harika, Ismael Lo'nun müziği ise bence en güzellerinden... Adamın sesi sabah güneşi gibi, hem sıcak, hem yumuşak... Almodovar'ın "Annem Hakkında Herşey" filmi için yaptığı soundtrack kesinlikle tavsiye olunur, iç burkucu ve nefis! Geleneksel Afrika folklörünü değil ama "world music" kapsamında, 70'lerden bu yana, popüler Afrika müziğinin gelişimini, akımları, şarkıcıları merak ediyorsanız, ayrıntılı bilgi için şuraya ve şuraya bkz.

Çarşamba, Mayıs 11, 2005

Merhaba yazısı...

Bu deftere kartpostal koleksiyonculuğundan modası geçmiş bilgisayar oyunlarına, edebiyat ürünlerinden teknolojik haberlere, ciddi derecede siyasi yazılardan en geyik, en öylesine laf salatalarına kadar mümkün olduğunca çok şeyi sığdırmak istiyorum...
Güncelleme sıklığımı hiç bir ölçü birimine tabi olmayan ruh halim belirleyecek. Tek derdim zaten bütün gün başında oturup gözlerimi yorduğum şu bilgisayar denen mereti mesai saatleri dışında da verimli kullanmak, keyif için bir şeyler paylaşmak ve bir iletişim aracı olarak giderek daha çok önem kazanan interneti daha yakından tanımak(!)

Server Tanilli'nin Bandırma izlenimleri

SERVER TANİLLİ
29.04.2005 Cumhuriyet

23 Nisan'da, Bandırma'da...

Geçtiğimiz 23 Nisan'da Bandırma'daydım. Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV), arkasına ilerici ve demokrat dernekleri de alarak, anlamlı bir günde, eğitim üstüne bir söyleşi için çağırmıştı oraya. Her gün, gidiş-dönüş bir deniz otobüsü bağlantısı, Bandırma'yı, bu aydın kenti, inanılmaz ölçüde İstanbul'a yakınlaştırmıştır.
Sabahleyin yola çıktım.
Mutlu idim: Gazetelerde, Cumhurbaşkanı Sezer 'in ''23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'' nedeniyle yayımladığı anlamlı mesajı. Bir elimde de, bir usta yazarın, Turgut Özakman 'ın kaleminden Kurtuluş ve Kuruluş'umuzun romanı: Bilgi Yayınevi'nde çıkan, Şu Çılgın Türkler...
Gemi hızla gidiyor ve kapanıyorum kitaba...
***
SODEV, aralarında milletvekili, sendikacı, bilim adamı, sanatçı, avukat, mühendis, eğitimci ve emekçilerin bulunduğu bir grup tarafından, ''sosyal demokrasi düşüncesinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması'' amacıyla, 1994'te kurulmuş; ve merkez İstanbul olmak üzere, çalışmalarını daha geniş kesimlere yaymak için de Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Trabzon, Eskişehir, Balıkesir/Bandırma ve Bursa gibi illerde temsilcilikler oluşturulmuş.
Bununla yetinilmemiş, SODEV, söylenenleri ve yazılanları bir sistemliliğe kavuşturmak, bu arada bir partinin gelecekteki kadrolarını yetiştirmek için, bir ''Sosyal Demokrasi Okulu'' ; yanı sıra, ''Yerel Yönetimler Okulu'' kurmuş.
Bir ''Sosyal Demokrasi Kitaplığı'' da açılmış ve ciddi bir yayın görülüyor.
Gençliğe de yakından ilgi gösteriliyor.
Ayrıca, halka açık panel ve konferanslar için, aydınlarla işbirliğinin zengin örnekleri...
Sosyal demokrasi bir özgürlük, eşitlik, dayanışma, demokrasi ve barış hareketi olduğuna göre, SODEV, yaptıkları ile bunun bilincinde. Ülkemizde, sosyal demokrasi, bu temeller üzerinde yükselecek.
SODEV'in bu doyurucu çabaları sürerken, Balıkesir - Bandırma'nın -gerçek bir aydın- temsilcisi Mehmet Tüm, yüreği yanarak şunun da altını çiziyor: Şu anda, Türkiye'de, sosyal demokratların, aydınların -gönül rahatlığıyla- oy vereceği bir ''sol parti'' yoktur. Milyonlarca insan, bu arayış ve beklenti içindedir...
Sizin de yüreğiniz yanmaz olur mu?
***
Eğitim üstüne söyleşi güzel oldu.
Bir salonda, Bandırma'nın aydın bir kitlesi önünde, eğitimin dünü ve bugününü sergilemeye çalıştım.
Ve yarınların bizlerden beklentilerini belirttim.
Cumhuriyet eğitim sistemi, bir devrim ürünüdür ve devrimcidir; özellikle laik, ulusal ve bilimsel nitelikleriyle. Yalnız okulla yetinmedi; Halkevleriyle, halk eğitimine büyük bir yer verdi; Köy Enstitüleri ile de, öğretim/öğrenme yönteminde bir devrim yaptı.
Ne var ki, bu yapıyı yıktılar.
Bugün, çığrından çıkarılan ve yerlerde sürünen eğitim sorunundan, Cumhuriyet'i kuranlar sorumlu değil, onların yarattıkları sistemi yerle bir edenlerdir. O sorunu, sorun olmaktan çıkaracak da, bir devrim olacaktır.
Kimyası bozulmuş iki şey var bugün: Toplum ve okul! Tırnakla et gibi birbirine bağlı iki gerçekliktir ikisi de; birini düzeltirken, ötekini de düzelteceksiniz.
Bandırma'da bir gözlemim de şu oldu: Sorunları halk da biliyor ve şikâyetçi.
Üstelik, artık kızgın ve hiddetli...
***
Bandırma, Türkiye'nin dışında olabilir mi?
Nitekim, resmi rakamlara göre, kentte 10 bin dolayında işsiz bulunuyor. Tavukçulukta bir canlanış açık; ama tek o, sorunu nasıl çözebilir?
Bandırma'nın güzelim bir körfezi vardır. Ancak, onu kirleten gübre fabrikalarıyla mücadeleden sonuç alınmıyor. Öte yandan, kentin tatil beldelerinden biri olan Tatlısu'da, Bandırma'daki sivil toplum örgütlerinin tepkisine karşın, tersane yapım halinde...
Bandırma'da, daha önce DSP'li bir belediye başkanı vardı. Şu anki Belediye Başkanı, MHP gençlik kollarından yetişmiş ve DYP'den milletvekili olmuş; son seçimlerde de, AKP'nin yıldızını farkettiğinden, çark edip AKP'den Belediye Başkanlığını elde etmiş. Ancak, bu sonucu belirleyen de, CHP ile DSP arasındaki didişme.
Anlatılanlardan, insanın nutku tutuluyor...
Bütün bunlara karşın, Bandırma'dan, bu aydın kentten, iyimserliğimi yitirmeden döndüm.

Salı, Mayıs 10, 2005

Bilişim ve ulusal güvenlik

Kuva-yı Gazete 22. Sayı

Amerikan teknolojisine, Amerikan yazılım ve donanımına dayalı bir "e-devlet" oluşturduğunuzda bütün bürokratik sisteminiz, savunmanız, nüfus kayıtlarınız, stratejik olan neyiniz varsa Amerika'nın elinde olacaktır! Microsoft ve benzeri bilişim şirketlerinin ürünlerindeki güvenlik açıkları bu tür bir istismara davetiye çıkarır nitelikte. Tamamen özgün, Türkiye'de yaratılmış bir bilişim sistemi en güvenli yol. İşin ekonomik boyutu da var, yeni ekonomi bilişim üzerine kurulu, üstelik ileri teknoloji üreten sanayi ve zaten çoğu masa başında, laboratuarda meydana gelen bilişim üretimi, aşırı çevre kirliliğine yol açmayan ender endüstri dallarından.

***

Bilindiği gibi geçtiğimiz aylarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Microsof'tun Yönetim Kurulu Başkanı Bill Gates'i Başbakanlık Resmi Konutunda kabul etti. Kabulde Başbakan Erdoğan ve Gates önce baş başa bir görüşme yaptı. Ardından heyetler arası görüşmeye geçildi. Heyetler arası görüşmeye Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, Başbakan Erdoğan'ın siyasi danışmanları Ömer Çelik ve Egemen Bağış ile işadamları Ferit Şahenk, Ahmet Nazif Zorlu ve Güler Sabancı'nın yanı sıra Türk Telekom Genel Müdürü Mehmet Ekinalan, Cahit Paksoy ve Reha Denemeç katıldılar. Görüşmelerde Türkiye'de e-devlet ve e-eğitim alanındaki çalışmalar ve bilişim alanında yapılacak konular ele alındı. Dış destekli kredi ve hibelerle Milli Eğitim Bakanlığı'nın yürüttüğü e-eğitim projesi kapsamında hazırlanan eğitim portalıyla ilgili konularda Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de görüşmeye katıldı ve çalışmalar hakkında mini bir brifing verdi. Görüşmelerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bir takım ilginç açıklamalarda bulundu: Türkiye'nin bilgi otoyolu ile dünyaya bağlanması konusunda hükümetin kararlı olduğunu belirterek, "Yazılımı, donanımı ve işletim sistemi ömürsüz olan bilgisayara yatırım yapılmayacak" dedi. Erdoğan, davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Microsoft Yönetim Kurulu Başkanı Bill Gates ile yaptığı görüşmenin ardından Gates ile birlikte 'Şimdi Bilişim Zamanı' adlı konferansa katıldı. Konferansta söz alan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, katılımcılara hükümetin göreve geldiğinden bu yana başta 'E-Devlet' olmak üzere Türkiye'de devlet destekli bilişim ve teknoloji projelerinin ulaştığı aşamayı anlattı. Erdoğan, E-Devlet projesinin olması gerektiği noktada olmadığını kaydederek, bu projenin gereken noktaya erişmesi görevinin Türk Telekom'a verildiğini bildirdi. Bundan sonra, Türkiye'nin bilişim ve teknolojide durmadan yol alacağını ve yanlış girişimlerde bulunmayacağını belirten Erdoğan, yazılımı, donanımı ve işletim sistemi ömürsüz olan bilgisayarlara artık yatırım yapılmaması konusunda devlet kurumlarını uyardı. Erdoğan, hiçbir devlet kurumunun sağlıksız bilgisayar donanımı alıp kullanmakla uğraşmaması gerektiğini söyledi. Kimsenin bundan sonra çevrim dışında kalmayacağını belirten Erdoğan, yazılım, donanım ve işletim sisteminin güvenirliği konusunun detaylı olarak ele alınacağını söyledi. Erdoğan Gates'le Microsoft'un Türkiye'nin bilişim projelerini desteklemesi yönünde pazarlıklarda bulundu, Gates'den destek ve ortaklık sözü aldı.Bu olup bitenler Türkiye'nin de bilişim trenini bir ucundan yakalamaya çalıştığını gösteriyor, bu açıdan olumlu gibi görünüyor. Ancak, bilgi çağı diye adlandırdığımız bu tuhaf devirde artık "bilişim" ulusal güvenliğin de önemli bir ayağı, tartışmalarda bu nokta göz ardı ediliyor, çabalar yanlış mecrada akıyor.
***

Anlaşılan o ki hükümetin bilişim projeleri şu anda söz konusu piyasayı tekeli altında tutmaya çalışan Microsoft ya da diğer yabancı kaynaklı, içeriği tekel altında tutulan, kar amaçlı yazılımlar üreten bilişim şirketleri üzerine kurulu. Gates'in ziyaretinden hemen önce, tam tersi yönde sevindirici bir gelişme de yaşandı: Ulusal Dağıtım Projesi ilk ürününü çıkardı, "Pardus Ulusal İşletim Sistemi Çalışan CD". Gaziantep Üniversitesi'nde düzenlenen Akademik Bilişim 2005 konferansında duyurulan ve katılımcılara dağıtılan Pardus Çalışan CD, Pardus Ulusal İşletim Sistemi'nin CD üzerinde çalışan sürümünü içeriyor. CD içerisinde ofis araçları (metin düzenleyici, hesap tablosu, sunum hazırlayıcı, vb.), İnternet araçları (tarayıcı, e-posta, sohbet, vb.), çoklu ortam ve grafik araçları (film oynatıcı, müzik çalar, vb.), oyunlar ve çok sayıda uygulama mevcut. Pardus, özgür yazılım yaklaşımı ile açık kaynaklı yayımlanmakta ve GNU Genel Kamu Lisansı (General Public License - GPL) ile özgürce dağıtılıyor.

Internette antikapitalist devrim!

Günümüzde Microsoft'un tekeline karşı çıkan çeşitli organizasyonlar, tıpkı Pardus Çalışan CD gibi Microsoft'ta da bulunan internet, çoklu ortam, ofis ve başka çalışma alanlarına yönelik çeşitli çözümler içeren işletim sistemleri ve yazılımlar üretiyorlar. Pardus'un da temel aldığı Linux işletim sistemi anlamında bu organizasyonlardan en bilineni. Linux'un çeşitli sürümleri bulunuyor, açık kodlar sayesinde işletim sistemi kişiselleştirilerek daha güvenli ve fonksiyonel hale getirilebiliyor, her sürümün kod paylaşım oranı farklı, yavaş yavaş Linux'a da bazı sınırlamalar geldi, bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden yeni alternatifler çıktı. Sun firmasına bağlı Solaris tamamen açık kodlarla ücretsiz yayınlanan yeni bir sürüm çıkardı. Free BSD özellikle "server"lar için hızla yayılan ve yine ücretsiz bir çözüm. Windows'un internet, çoklu ortam ve başka yazılımları için de Firefox, Openoffice ve başka ücretsiz alternatifler var. İş o boyutlara vardı ki artık "Hacker" denilen bilgisayar asileri eski çağların korkulan eşkıyalarının ya da korsanlarının yerini almak üzere. Giderek daha çok bilgisayara ve teknolojiye gömülen emperyal savunma sanayini ve kapitalist finansal sistemi bir gün bilgisayar ağlarını bozarak çökertmek mümkün olabilecek! İnternet üzerinde yapılacak olası bir antiemperyalist, antikapitalist devrime hazır olun!

Ulusal bilişim güvenli bilişimdir

Sözü fazla uzatmadan, Türkiye'nin bu konuda neler yapabileceğine bakalım: Bir an önce, hiç vakit kaybetmeden, bilişim alanında yeni insan gücü eğitilmeli, teknolojik araştırma ve geliştirme çalışmalarına hız verilmeli: Bu hazırlık sonunda mutlaka "özgün yazılım ve donanımlar" üretilmeli! Bu artık inanılmaz derecede stratejik bir konudur. Bilişim teknolojinizi dış kaynaklı temele oturtursanız ulusal güvenliğinizi riske atarsınız. Örneğin Amerikan teknolojisine, Amerikan yazılım ve donanımına dayalı bir "e-devlet" oluşturduğunuzda bütün bürokratik sisteminiz, savunmanız, nüfus kayıtlarınız, stratejik olan neyiniz varsa Amerika'nın elinde olacaktır! Microsoft ve benzeri bilişim şirketlerinin ürünlerindeki güvenlik açıkları bu tür bir istismara davetiye çıkarır nitelikte.

Hindistan ve Kore yaptı: Biz neden yaya kaldık?

Tamamen özgün, Türkiye'de yaratılmış bir bilişim sistemi en güvenli yol. İşin ekonomik boyutu da var, yeni ekonomi bilişim üzerine kurulu, üstelik ileri teknoloji üreten sanayi ve zaten çoğu masa başında, laboratuarda meydana gelen bilişim üretimi, aşırı çevre kirliliğine yol açmayan ender endüstri dallarından.Bugün Hindistan bilişimde aldı yürüdü, Amerika’da bilişimde çalışanların çoğu Hintli, çorak ve uzak bir Asya ülkesiyken Samsung'u, Hyundai'siyle teknoloji devi haline gelen Kore, bu yola Türkiye'den çok daha geç girmişti, teknoloji üretimine Kore'den önce başlayan, Hindistan’da İngilizler at oynatırken bağımsızlığını kazanıp kendi ekonomisini ve sanayisini kuran Türkiye bugün neden yaya kaldı diye bir düşünmek gerek. Birileri bu alanda da fena halde dışa bağımlı kalmamızı istiyor.
Belgin Günay