edebiyat etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
edebiyat etiketine sahip en yeni yayınlar gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

Salı, Nisan 14, 2009

Küçük şeylerin tanrısı

Özellikle şu kriz döneminde muhalif hareketlerin hızla yükseldiği ABD'de popüler olan Hintli Aktivist Arundhati Roy'un ilk ve tek romanı Küçük Şeylerin Tanrısı. Roy, küreselleşmeye, emperyalizme ve savaşa kafa tutan bir eylemci olarak tanınmadan önce 1997'de ona edebiyat ödülü Booker'ı getiren  bu romanıyla adını duyurdu.

Ortak bir 3. dünya bilinci, ortak bir dil varsa eğer, bu romandadır işte. İçinizde sağlam bir yer açacak kendine, uzun süre, belki de hiç boşalmayacak bir yer. Duru, içinizdeki naif bazı noktalara nüfuz edecek bir dili var bu anlatının.


Bunun üzerine bir de Toni Morrison'ın En Mavi Göz'ünü okuyun, iflah olmayın bir daha da hiç.

Arundhati Roy 
1961'de Hindistan'ın güneyindeki Kerala eyaletinde doğdu. Annesi Süryani, babası Bengalli bir Hinduydu. Annesi Mary Roy'un kurduğu özel bir okulda eğitim gördü. Resmî okulların baskısından uzak kaldığı bu okulda ilk yazınsal ve düşünsel yetilerini edindi. On altı yaşında gittiği Yeni Delhi'de bohem bir yaşam sürdü, teneke damlı bir kulübede yaşadı, geçimini boş şişeleri satarak sağladı. Daha sonra Delhi Mimarlık Okulu'na girdi ve orada ilk kocası mimar Gerard Da Cunha ile tanıştı. 1984'te ikinci kocası sinema yönetmeni Pradeep Kishen'le tanıştıktan sonra bazı filmlerde oynadı ve senaryolar yazdı. 1992'de yazmaya başladığı Küçük Şeylerin Tanrısı adlı romanını 1996'da tamamladı ve bu yapıtıyla 1997 Booker Ödülü'ne değer görüldü. Daha sonra, Hindistan'daki nükleer silâh denemelerine tepki olarak Düşgücünün Sonu adlı kitabını kaleme aldı. Hindistan hükümetinin hidroelektrik santralı projelerini şiddetle eleştiren yazıları Yaşamanın Bedeli adlı kitabında topladı. O günlerden bu yana küreselleşme, savaş ve sömürü karşıtı eylemlere önderlik ediyor, bu konularda kitaplar yayımlıyor. 2004'te, toplumsal kampanyalarda önderliği ve şiddet karşıtı çalışmaları nedeniyle Sydney Barış Ödülü'ne değer görüldü. Son olarak, İstanbul'da toplanan Irak Dünya Mahkemesi'nin Vicdan Jürisi Başkanlığını üstlendi. 

Cuma, Mart 20, 2009

Audre Lorde


Audre Lorde. Muhteşem. Onunla ilgili birşeyler paylaşmak isteyen, söyleyecek sözü olan, ve bu çevirilere itirazı olan - katkı sunmak isteyen varsa lütfen, lütfen yazsın. İngilizcem o kadar da iyi değil, şiir çevirmek te zor iş, ayrıca bazılarının çeviri şiire karşı olduğunu da biliyorum, bazı yerlerde çuvallamış, farkında olmadan çok ciddi çeviri hataları da yapmış olabilirim. Ama "öteki"liklerini ruhsal bir güce çeviren, abide bir hayat süren bu muhteşem kadın, büyük aktivist, olağanüstü güçlü ses Türkçe'ye kazandırılmamış sanırım bugüne kadar, bence bu büyük bir kayıptır, ben en azından internette Audre Lorde'un hiçbir işinin çevirisine, ya da çevrilmiş bir kitabının izine rastlayamadım. Böyle bir çeviri varsa ve gören, okuyan olduysa bunu da bildirsin lütfen. Ben onun yazdıklarıyla daha fazla haşır neşir olabilmek, sesini Türkçe de duyabilmek istedim, kendi keyfim için uğraştım yani, şu an için bir iddiam yok, daha fazlasına vakit ayırabilir miyim ve donanımım yeter mi henüz emin değilim. Dediğim gibi, yardımlarınızı bekliyorum.
----------------------------------

Korkudan ölmediğimize şükür için bir dua


Kıyıda yaşayanlarımız için
bıçak sırtında ve yalnız
boyun eğemeyenlerimiz için
rüyalar geçip giderken
koridorlarda gidip gelenler
iki şafak arasında
içeri ve dışarı bakarak
hemen önce ve sonra
geleceği doğurabilecek bir şimdi arayarak
çocuklarımızın ağızlarındaki ekmek gibi
böylece onların rüyaları
bizimkilerin ölümünü yansıtmayacak:

Korkuyla bastırılanlarımız için
alınlarımızda soluk bir çizgi gibi
korkmayı öğreniyoruz daha ana sütü içerken
korku bir silah
güvende olmanın ilüzyonu
ağırtopların bizi susturacağını umarak kullandıkları
Hepimiz için
bu an ve bu zafer
Hayatta kalmayı beklemiyorduk.

Ve güneş yükseldiğinde korkuyoruz
kalmayabilir
güneş battığında korkuyoruz
sabaha yükselmeyebilir
karnımız doluyken hazımsızlıktan korkuyoruz
karnımız boşken
bir daha asla yemek bulamayacağımızdan
sevildiğimizde korkuyoruz
sevginin tükeneceğinden
yalnızken korkuyoruz
aşkın bir daha hiç geri gelmeyeceğinden
konuştuğumuzda
sözlerimizin duyulmayacağından korkuyoruz
ya da hoş karşılanmayacağından
sessiz kaldığımızda da
halâ korkuyoruz

Öyleyse konuşmak daha iyi
hatırlayarak
hayatta kalmayı ummadığımızı

----------------------------------

Bekleyiş


14'ümdeyim
ve tenim ihanet etti bana.
Vazgeçemediğim şu oğlan
parmağını emiyor halâ gizli gizli.
Dizlerim neden hep bu kadar solgun?
Ya ölürsem sabah olmadan!
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

Dans etmeyi öğrenmeliyim
yaklaşan partiden önce.
Odam benim için çok küçük.
Sanırım mezuniyetten önce ölürüm,
üzüntülü ezgiler okuyacaklar ardımdan
ama sonunda hakkımda gerçeği söyleyecekler.
Hiç bir şey yapmak istemiyorum,
yapılması gereken çok şey var.
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

Kimsenin durup düşündüğü yok
benden yana.
Matematik takımında olmalıydım,
notlarım o çocuğunkilerden iyi.
Neden pantolon askısı takmak zorunda olan benim?
Yarın giyecek birşeyim yok.
Büyüyecek kadar çok yaşayacak mıyım acaba?
Ve annem yatakodasında,
kapısı kapalı.

----------------------------------

Kendimi kendim tanımlamasaydım eğer, başkalarının fantazisinde sıkışırdım ve benliğim diri diri yenirdi.

Bağlantılar:
1. Quotes
2. A Litany For Survival
3. Hanging Fire
4. Audre Lorde kimdir? (İngilizce Wikipedia maddesi. Yakında tarafımdan Türkçe'ye çevrilecek :)

Pazar, Ocak 18, 2009

Dolu kaba başka ne sığar?


Bir adamın az, biraz yıldız bilgisi vardı. Gör ki gururdan başı dönmüştü. Bir gün, gönlü istekle, kafası gururla dolu olduğu halde kalktı, uzak yollardan Guşyar'ın (ünlü bir müneccim) yanına vardı. İlim ve irfan sahibi biriydi Guşyar. İltifat etmediği gibi konuğuna bir tek harf bile öğretmedi. Ümidini kesen adam geri dönmek için hazırlanmıştı ki; yüce bilge ona öğüt verdi; "Sen kendini bilgiyle dolup taşmış sandın. Dolu kaba başka ne sığar? Kuru söz ve iddia ile dolu olduğun için bak şimdi eli boş dönüyorsun. Ama boş gelseydin, yeni bilgilerle dolup dönecektin."

Sadi gibi ol, boş açıl ufuklara ve ancak marifetlerle dolduktan sonra dön yuvana.


Mahrum Benciller Hikayesi, Bostan ve Gülistan, Şeyh Sadi Şirazi
Beyan Yayınları

Perşembe, Ekim 23, 2008

Dromomania


Hafif.org'daki bir yazıda rasladım "dromomania"ya.

19. yy. sonlarına doğru Fransa'da pek çok vaka kaydedilmiş. Hayata aniden ara verip uzun aylar boyunca seyahat edip ara ara durup yeni bir yerde kısa süreli işler yapıp aç kalmayacak şekilde para kazanma ile karakterize. En meşhur vakalardan biri Jean Albert Dadaus yürüyerek Prag hatta Viyana'ya kadar gitmiş. 1887'de bir doktora tezine bile konu olmuş.
Benim aklıma sinemadan pek çok dromomaniaya örnek gösterilebilecek karakter geldi, ilk önce Wim Wenders'ın Paris-Texas'ını hatırladım, favori filmlerinden biridir ve kesinlikle kendinden kaçan bir insanın hikayesidir, bir adamın hastalıklı aşkının çevresindekilere daha fazla zarar vermesini engellemek için uzaklaşmasını anlatır, baba - oğul ve kardeş ilişkilerine dokunur biraz da. Akabinde ise nefis "Into the wild"ın ne de güzel bir "kaçış" öyküsü olduğunu düşündüm. Film Chris McCandless'ın gerçek hikayesini anlatıyor. John Krakauer'in aynı isimli romanından uyarlanmış. Sean Penn'in en yeni yönetmenlik denemesi. Filmde Chris kendisine Alexander Supertramp diye yeni bir kişilik yaratıyor. Toplumdan tamamen uzaklaşma, doğaya teslim olup yalnızlığın doruğuna çıkma hayalini gerçeğe dönüştürüyor. Tam da mutluluğun sadece paylaşılınca gerçek olduğu mealinde birşeyler düşünmeye başladığı dönemde... İşler yolunda gitmiyor. Into the wild'ın "soundtrack"i de dinlemeye değer bu arada, ormanın içinde, gecenin ortasında yapayalnız yakalıyorsunuz kendinizi.

Kaçmak, başka birisi olmak, hatta "hiçkimse" olmak isteği herkeste biraz var, zaman zaman şiddetlenen bir dürtü bu, hele de böyle çılgın bir çağda yaşarken... Aslında bunun bir hastalıktan çok bir sağlık belirtisi olduğunu bile söyleyebilirim. Bütün bu koşuşturmacadan, hırstan, yalnızlıktan, bilgi bombardımanı ve bilgi kirliliğinden, bütün bu çürüyüşten yorulmayanın sağlığından şüphe etmeli asıl. Ama toplum denilen şey öyle bir kıskaç ki... bazen akıl sağlığı, insaniyet büyük bedellere gebe oluyor, o milyarları önüne katmış götüren coşkun medeniyet seline kapılmadığınızda bambaşka bir karanlıkta unutulabiliyorsunuz.

Ben kendimi bildim bileli gayet sık aralıklarla bu herkesten ve herşeyden kopma, kaçma, saklanma ruh durumuna giriyorum. Ama çoğunlukla kendi içimde... fiziksel anlamda bunu yola döktüğüm de oldu zaman zaman... Yine de her seferinde geri dönüyor insan. Sanırım geri döndüren şey de üretmek oluyor çoğunlukla, birşeyler yaratarak ya da kendimizi birşeylere adayarak hayata tutunuyor - toplumsal kıskaçlara katlanıyoruz.

Bir de bu kalabalığın içinde yalnız olmak acı veriyor insana asıl. Gitme isteğini kamçılayan en büyük etkenlerden biri de bu. Seni yalnız bırakan, etrafını kuşatan ama içini göremeyen yakınlarının yerine tanımadığın insanlarla birlikte olmak, sırtında taşıdığın hayaletlerle dolu çuvaldan kurtulmak, geçmişin zehirini akıtmak, kişisel tarihini arkada bırakmak...

Sahi, bu kadar mutlak bir şey mi yalnızlık? İki insan arasındaki mesafe gerçekte ne kadardır? Belki de birbirimize "ilişiklenmeseydik", isimlerimiz olmasaydı, akrabalık terimleri, ilişki kurumları olmasaydı, birer "hiçkimse" olsaydık daha mı az yalnız olurduk..? Bu kalabalık içinde yalnızlık sıkıntısının, daralmanın, kaçma ve saklanma dürtüsünün var mıdır bir merhemi..?

Ben hiç kimseyim!
Sen kimsin?
Sen de mi hiç kimsesin?
Bir çift ettik demektir öyleyse,
ama sus, söyleme!
Bilirsin sürerler yabana.

Ne tatsız, birisi olmak!
Ne bayağılık, bir kurbağa gibi,
Sana hayran bir bataklığa,
Adını söyleyip durmak ömür boyu!

Emily Dickinson

Salı, Ekim 14, 2008

Bir tutam İran, bir tutam sürgün, yorgun hafızalara neşter

donyâ be murâd rânde gîr, âhir çi?
vin nâme-yi omr hânde gîr, âhir çi?
gîrem ki be kâm-i dil bemândi sad sâl,
sad sâl-i diger bemânde gîr, âhir çi?

muradınca yaşadın say; n’olacak yani?
ömür mektubunu okudun say; n’olacak yani?
say ki yüz yıl yaşadın gönlünün muradınca,
yüz yıl daha yaşadın say; n’olacak yani?
Ömer Hayyam


Samed Behrengi
Var mıdır mahi siyahiyi, küçük kara balığı bilmeyen? Solcuların da, sosyalist kimliğine rağmen milliyetçi - Türkçülerin de sevgiyle sahip çıktıkları bir garip adam, araştığınızda bakıyorsunuz ki sevmeyeni yok. Okuyan çocukların ruhuna iyilik mayası çalan bir masalcı. Küçük siyah balığı Türkiyeli ressam ve karikatürcü Mehmet Sönmez tarafından resimlenen, Azeri folklorü ve dili için ciddi mücadeleler vermiş bir Türk, vatanı için kurduğu güzel düşlerle beraber bir kaşık suda boğulan bir İranlı.


Furuğ Ferruhzad
Bulutlu bir kış öğleden sonrasıdır benim için Furuğ, kömür kokan bir mahallede, sokaklarda kimsesiz ve sıska atlar, evde kasvetli bir çaydanlık fokurtusu, ucuz bir şarabın eşlik ettiği kederli ve aşık erken 20'li yaşlardır. Daha ne denebilir ki güzel Furuğ için, şiirleri dururken onu anlatacak...


Azam Ali
Mercan Dede'yle de çalışmış, Hindistan'da yetişmiş, şimdi ABD'de yaşayan İran'lı şarkıcı. Şehirlerarası yolda, otobüs camından dışarısı izlenirken dinlendiğinde karşıkonulmaz bir ağlama hissine neden olabiliyor sesi bazı şarkılarında, dikkat.


Mohsen Namjoo
İran'ın Bob Dylan'ı diyor kendisine Frenkler. Keskin, sert. İnsana açık hava hissi, rüzgarlı bir bozkır özgürlüğü veriyor tavrıyla. Bazen de insanları soluksuz ve mutsuz bir şehirde tutsak kalmış bir göçebenin acısını. Dinleyin.


Sadık Hidayet
En sevdiğimi, içimi en çok acıtanı sona sakladım. En sancılı yıllarımın yoldaşı, babam ölürken, okulda çuvallamışken, aşk acısını yeni yeni öğreniyorken yanımda yürüyen kör baykuş.

"Paris`te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları, yanıbaşında yerde duruyordu."

Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise mezarlığında gömülüdür.

Pazar, Ekim 05, 2008

Dost mektupları

Genç yaşta Broadway'i fethetmiş büyük bir Türk tiyatrocu, dünya edebiyatına mal olmuş, dilleri ve ulusları aşmış bir siyahi yazar, sıradışı ve güzel bir dostluk, dünyanın hala sahici olduğu zamanlardan bir arkadaşlık hikayesi... keyifle okunan bir kitap.

James Baldwin'le Engin Cezzar, Baldwin'in ikinci kitabı Giovanni'nin Odası'nın yayımlanmasından bir yıl sonra, 1957'de New York'ta tanıştılar. Baldwin romanı Cezzar'la birlikte oyunlaştırdı ve başrol için de onu önerdi. Giovanni'nin Odası hiçbir zaman sahnelenmedi ama Baldwin'in Cezzar ile dostlukları Jimmy'nin otuz yıl sonraki ölümüne kadar sürdü.

Jimmy itilip kakılmış, bir beyazla gerçekten dost olunabileceğine dair inancı kalmamış, karşısındakine güvensiz yaklaşan biriydi. Dostluğu tanımlayamıyordu. Bir gün içimden geldi ve şöyle dedim: "Yeni dost edinmek zor iş. Tam oldu zannedersin, olmayıverir. Sana bir teklifim var. Arkadaş nedir bilmiyor olabilirsin belki ama kardeş nedir biliyorsun. Bir sürü kardeşin var. Gel, biz de kan kardeşi olalım. Sen Afrikalısın. Ne kadar ciddi olduğumu anlayabilirsin. Kardeş olalım da bugün nasıl birlikte hareket ediyorsak, hayat boyu birbirimize destek olalım..." "Peki" dedi. Kestim kollarımızı, sürttük birbirimize. Kardeş oluverdik.

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

İçkumsal



Güneş tepede, çamur bulanığı sarı bir yaz günü.

Köprünün üzerinden dereye atlayan beyaz donlu çelimsiz oğlanlar

Yırtıyor öğlen uykularını.


Boklu dere, küçük balıkçı motorlarını ufka kavuşturuyor

Gölden denize, denizden göle, şehrin yorgun ama gülümseyen kenarlarını,

Kuytu çizgilerini taşıyor motorlar.


Dört başı mamur bir yarınsızlık,

Suyu evin bellemenin yüreğine serptiği naif emniyet duygusu,

Suya güvenmenin ve bağlanmanın meyvesi,

Hürriyetle yürüyen bir iç ferahlığı ve istavrit.


Bir adam, bir yengeç bırakıyor teknenin kıç aynasına

Yüzme öğretmeye çalıştığı küçük kız korkar da suya girer belki diye,

Oltaya dolaşıyor kız, iğneler bacaklarını kanatıyor telaş edince.

Göz yaşlarının sonu mutlu, şehrin en denizci mahallesinde

Bir çocuk daha yüreğini yumuşatacak dalgalara yürüyor.

Yüzen, balık tutan, sıcak lakırdılar eden insanlar,

Tükenmeye yüz tutmuş bir düşte yaşadıklarından habersiz,

Kendilerini yazıyorlar.


Sonra seslerin rengi soluyor, serinliyor.

Bahçelerinde solucanları, salyangozları, ballıbabaları tanıdığımız loş evleri,

Cılız banliyö ağaçlarını, hayatı boyayan yosun kokusunun göğsüne

Çelikten dev hançerler saplanıyor, göğü değil belleklerimizi deliyor.

Dipten bir sızı tarıyor kıta sahanlıklarımızı,

Kumsal artık sahiden içimizde.


http://www.burkinafasafiso.com/2005/12/12/istanbulun-venediklileri/
http://www.tumgazeteler.com/?a=2597235

Perşembe, Temmuz 24, 2008

The Negro Speaks of Rivers - Langston Hughes



Benden bir Langston Hughes çevirisi, Mor Taka dergisinde ve başka bir kaç yerde yayınlandı... Yanında da içinizi burkacak o şarkı, strange fruit, Nina Simone'dan dinletmek isterdim ama bulamadım, olsun Billie Holiday da yeterince içli söylemiş. Şiiri Nina Simone'dan Mississippi Goddam eşliğinde de dinlemeniz tavsiye olunur.




Zenci nehirlerden söz ediyor

Bilirim nehirleri;
Yeryüzü kadar kadim,

İnsanda yatağını bulup akmaya koyulan
ilk kandan daha yaşlı
nehirler bilirim.
Ruhum, nehirlerle derinleşir.

Fırat’ın suyunda yıkandım, şafaklar toyken daha…
Kulübemi kondurdum Kongo kıyısına, ninniler söyledi bana uyuyayım diye.
Tepedem baktım Nil’e, piramitlerle yükseldim üzerinde.
Şarkısını işittim Mississippi’nin, New Orleans’a indiğinde Abe Lincoln;
çamurlu sularının günbatımında altına dönüştüğünü gördüm.

Kadim, alacakaranlık,
nehirleri bilirim.
Ruhum, nehirlerle derinleşir.


Benden Charles Bukowski çevirileri

Burada...

Kırmızının en derini “beni no hana”: Bir çiçeğin peşinde Japon edebiyatına giriş…

Yaz ortasında, Yamagata’nın dağlarında tarlalar parlak turuncu çiçeklerle dolar. Bu gösterişsiz “benibana” çiçekleri aslında Japonya’nın en değerli bitkisel boyalarının kaynağı ve Japon kültürünün önemli öğelerinden biri. Benibana’dan üretilen koyu kırmızı bir boya çeşidi olan Kurenai bir zamanlar öyle imrenilen bir lüks tüketim maddesiydi ki altından bile daha pahalıydı. Kozmetik ürünlerinde de kullanılan, özellikle de rujun ham maddesi olan çiçek, kadın zarafeti ve güzelliğini sembolize eden bir tutkuydu. Her anlamda “benibana”nın Japonya’da köklü bir tarihi ve heyecan verici bir öyküsü var…

Japonca’da “benibana” ve “beni no hana”, İngilizce’de “safflower”, Türkçe’de ise “aspir” ya da “yalancı safran” ismiyle bilinen bu çiçek papatyagiller (Asteraceae) familyasına ait. Anavatanının Mısır ya da Arabistan yarımadası olduğu düşünülmekte. Genellikle 80–100 cm arasında boylanabilir. Görünüşü devedikenini andıran çiçeğin yapraklarında keskin dikenleri var.

“Beni no hana
Kaş fırçalarını –
Anımsatıyor”Matsuo Bashō (1644-94)

Benibana’nın Japonya dağlarında ilk kez belirişi
Geçmişte çoğunlukla boya elde etmek için üretilen Benibana, günümüzde yağlı tohumları nedeniyle gıda sanayisinde kullanılıyor. Arap tüccarlar çiçeği Hindistan’a ve İpek Yolu’nu kullanarak diğer coğrafyalara hem kumaş boyası hem de pahalı baharat safrana bir alternatif olarak yaydılar. Bu nedenle Türkçe’de olduğu gibi pek çok kültürde bitkiye yalancı safran denildi. Benibana’dan elde edilen kırmızı renkle önce Çinlilerin gözü kamaştı, bu rengi güzel ipeklerde kullanmakta gecikmediler. 7. yüzyılda ise Benibana nihayet Japonya’ya ulaşarak en çok benimseneceği yeri bulmuş oldu. Japon kültürü çiçeği diğer herkesten daha fazla beğeni ve hevesle sahiplendi.

“Çamaşır sepetinde modası geçmiş, mat pembe bir gömlek vardı, bir de yine aynı renk çizgiler taşıyan koyu kırmızı bürokrat giysisi… Her dikiş ve her çizgi birbirinin aynı olmakta sıkıcı bir biçimde ısrar ediyordu. Bunları giyemezdi. Kendini eğlendirmek için prensesin şiirinin yanına bir şeyler karaladı:-Korkarım kırmızı en sevdiğim renk değil.
Öyleyse niye izin verdim gömleğimi boyamasına “beni no hana”nın?
Öyle bir çiçek ki, renklerin en derin özünü taşıyor.-

Beni no hana’nın gizli bir şeyleri işaret ettiğini düşündü Tayu…

-Boyacının acemi ellerindeki bu pembe elbise,
Lekelenirse eğer, dönüşü yok, bu çok üzücü olur.-“

Genji Monogatari, 11. yüzyılın başı, Murasaki Shikibu

Benibana herkes tarafından yararlı bir bitki olarak görüldüyse de, rengini verdiği kozmetik ürünleri ve kumaşlar nedeniyle en çok “asil”lerin çiçeğiydi. Bürokratlar kırmızı elbiseler giyerdi. Kırmızı ipek kimonoların da insana şifa verici etkilerinin olduğuna, benibana ile boyanan iç çamaşırlarının ise giyeni sıcak tuttuğuna inanılırdı. Çiçeğin yağlı tohumlarından elde edilen kırmızı ruj düğün törenlerinde kullanılırken, yine bu tohumlarından cildi nemlendirici bir vücut losyonu da yapılırdı. Tıp alanında ise benibana ateş düşürücü ve ağrı kesici olarak kullanılıyordu.

“Beni no hana
Dökülünce bir damla
Sudur basitçe.”
Chiyo-ni (1703-75)

Saray asilzadelerinin yoğun talebiyle benibana dağlık Kuzey Japonya’da yoğun biçimde yetiştirildi. Yamagata bölgesi toprağı ve iklimiyle bitkinin gelişimi için uygun bir bölgeydi. Mogami nehri etrafındaki ekim alanları en başarılı olanlarıdır. Üretilen boya ve kozmetik nehir yoluyla Japon denizi sahiline, oradan Biwa gölüne ve sonunda da başkent Kyoto’ya ulaştırılıyordu. Benibana Yamagata çiftçilerine hatırı sayılır bir refah sağlamıştı, saray çiftçilerin pahalı mahsullerini korumaları için silahlı birlikler kurmalarına izin vermişti. Kalın duvarlar ve silahlı korucular benibana’yı feodal sistemin bölgedeki temeli haline getirmişti. Benibana’dan üretilen boya ve kozmetikle Kyoto yollarına düşen tüccarlar, başkentten başka değerli eşyalarla dönüyordu, bu lüks ürünler Yamagata’nın zengin çiftçi ailelerince satın alınıyordu.

Yamagata ve Basho
Yamagata bölgesi önemli bir askeri nokta olması ve benibana endüstrisi nedeniyle Edo döneminde altın çağını yaşadı (1603–1867). Bölgeyi refaha kavuşturan çiçeği kutlamak için günümüzde de her yıl yaz aylarında benibana festivali düzenlenir.
1649’da, büyük haiku şairi Matsuo Bashō beş ay boyunca Yamagata ve Kuzey Japonya’yı gezmişti. Basho bölgede önemli izler bıraktı, şiirlerine de bölgenin izlerini sıkça yerleştirdi. Bölgedeki ünlü dağ tapınağı Yamadera’yı da ziyaret eden şair, en bilinen ‘haiku’larından birini burada yazmıştı:

“Bu sessizlikte,
Kayalara saplanıyor
Cırcır böceklerinin ötüşü”

Yöredeki Basho müzesinin civarında cırcır böceği “haiku”sunun yazılı olduğu bir taş tablet ve kayaların üzerinde oturan Basho heykeli de görülebilir.

Omohide Poro Poro
Isao Takahata’nın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, 1991’de yayınlanan Japon animasyonu Omohide Poro Poro (Only Yesterday, Sadece Dün) şehrin monoton atmosferinden kaçarak Yamagata’nın benibana tarlalarına yaptığı yolculuğu aynı zamanda çocukluğuna yaptığı bir içsel yolculuğa dönüştüren Taeko’nun öyküsünü anlatır. Taeko 27 yaşında, hiç evlenmemiş, Tokyo’da yaşayan yalnız bir bayandır. Yamagata’ya yolculuğu ve buradaki tatili esnasında kendisini oldukça terapötik ve nostaljik bir hissiyatın içinde bulan Taeko, çocukluk anılarına geri döner. 1966 yılının saf hatıraları ile 1982 senesinin gerçekleri arasında gidip gelen Taeko kariyerine ve özel hayatına ilişkin önemli kararların eşiğinde olduğunu fark eder. Filmin arka planında benibana’nın üretim safhaları, bitkinin ekim alanlarının ekolojik sorunlar ve mali kaygılar nedeniyle daralmış olması, üreticilerin çektiği zorluklar anlatılır, benibana üretiminde çalışan çoğu köylü kadının kendi yaptıkları rujları satın alıp süremediği, köydeki genç kızların ise artık benibana rujları yerine Puma marka ayakkabılara sahip olmak istedikleri ancak bunun için de gerekli parayı ayıramadıkları, marka tutkusuyla mutsuz oldukları gibi değişik noktalara dikkat çekilir.

Genji Monogatari
Murasaki Shikibu adlı bir Japon kadın yazar tarafından 11. yüzyılın başında kaleme alındığı düşünülen (Shikibu’nun 1015′de öldüğü göz önüne alınırsa) “Genji’nin öyküsü”, bazı edebiyatçılar tarafından, üslubu açısından dünyanın en eski romanı olarak kabul edilir. 1976 yılında Edward G. Seidensticker tarafından, 1650 yılına ait Japonca baskısından İngilizceye kazandırılması ile tüm dünyanın ilgisini çekmişti. Romanda, hizmetkârlar hariç, 430 karakter vardır. 6. bölümü “Benibana” adını taşıyan roman, Japon edebiyatında “benibana”nın en çok bahsinin geçtiği eserlerden biri.

Günümüzde Japonya dışında benibana (aspir) (Carthamus tinctorius)
Modern çağda aspir’in kozmetik ve tekstil alanında kullanımı yok denecek kadar azaldı, bitki artık çoğunlukla margarin, sıvıyağ ve biodizel için üretiliyor. Aspir yağı, sabun, boya, vernik, cila olarak kullanıldığı gibi, Linoleik asit içerdiğinden yemeklik yağ kalitesi yüksek. Küspesi ise hayvan yemi olarak kullanılıyor (küspesinde ortalama % 25 protein vardır). Aspir, Türkiye’de Eskişehir, Burdur, Isparta gibi belli yörelerde üretilmekte.